9 Haziran 2015 Salı

Şiirle seçil, düzyazıyla hükmet/Gündüz Vassaf

Haziran seçimlerden başka az şeyi düşünür, konuşur olduk. Günümüzden bir nebze uzaklaşalım. Sizlere MÖ 64 yılında, Roma’da Cicero’nun seçim taktiklerini anlatmak istiyorum. Önce yaşadıklarım, son günlerde okuduklarım.

Soğuk Savaş yılları. Propaganda savaşları. Beyin yıkama yöntemlerine ilişkin psikoloji dersimden: Moskova’da işçilere, ABD’de siyahilerin polisten yediği dayağı belgeleyen film gösterilir. Stalin döneminde katliamlara, Sibirya gulaglarına alışık işçiler, film çıkışında aralarında konuşur. Dikkatlerini çeken? Siyahilerin giydikleri ayakkabıların şıklığı ve çeşitliliği. Sovyetler, propaganda işinde sınıfta kaldı.

Bu işin ustası seçimle iktidara gelen Hitler’in “Propaganda ve Ulusal Aydınlanma Bakanı” kitle psikolojisi uzmanı, Goebbels. Goebbels’in geliştirdiği yöntemler, bugün kendilerine demokrasi diyen toplumlarda, özellikle lider imajı fabrikasyonunda kullanılıyor. Ahlaki boyutları, günümüzde gözden kaçan bir konu. Alıştık. Alıştırıldık...

“Savunma” bakanlıklarına “savaş” bakanlıkları derlerdi. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra düzenin yeni kamuflajında, savaş kelimesi devlet imajından arındırıldı. Aynı, propaganda kelimesi gibi. Günümüzde bu işi övünerek yapan reklamcılarla halkla ilişkiler uzmanları.

22 Kasım 1995’te 106 yaşında ölen Edward Bernays, dünyanın birçok ülkesindeki seçimlerde oylarımızı nasıl verdiğimizi etkileyen kişi. “Tüketici ruhlarımızın mühendisi” olarak tanınan, halkla ilişkiler alanının kurucusu Bernays, kitle psikolojisi ve psiko-analiz yaklaşımlarından yola çıkarak, temel davranışlarımızı değiştirebilmekle ünlü.

1925’de yazdığı propaganda kitabında, “bilimsel yöntemler kullanarak kitleleri farkında olmadan, denetleyip yönlendirilebileceğinden” söz eder. Yönteminin adı, “engineering consent” (rıza mühendisliği). “Halka güvenilmez. Amerikalılar mesela. Yanlış adama oy verip, zararlı şeyler peşinde gidebileceklerinden, uzaktan yönlendirilmeleri gerekir,” der. Almanya’da, kitle hareketleriyle koşulları yaratılan Yahudi soykırımından şoke olduğunu söyleyen Bernays, Goebbels’in kitabını okuduğunu öğrendiğinde de, “Halkın duygusal infialine, dikkatle programlanmış bir kampanyayla varıldığı belliydi” demiş. Sigmund Freud’un yeğeni olan Bernays’in müşterileri arasında Wilson ve Eisenhower gibi ABD başkanları, Thomas Edison, Henry Ford, General Motors, Proctor& Gamble ve Guatemala’da hükümetin devrilmesini sağlayarak “muz cumhuriyeti” deyimini borçlu olduğumuz United Fruit gibi ABD’nin başta gelen şirketleri var.


Yıl 1968.
New York’da 25 yaşında bir gazeteci, Joe McGinniss, yakınının limuzininde. Arabada Amerika’nın en büyük reklam şirketinin yöneticisi. McGinniss duyduğuna inanmakta güçlük çeker. Şirketin, devlet sırrı gibi kamuoyundan gizlediği son müşterisi, Demokrat Parti’nin Nixon’a karşı çıkardığı başkan adayı Humphrey. McGinness, bu vesileyle başkan adaylarının, diş macunu, otomobil lastiği, aybaşı bezi, çamaşır tozu, makarna gibi ABD seçmenine pazarlandığını öğrenir. İşinden istifa eder. Kampanyayı takip eder. Nixon’un başkan seçilmesinden hemen sonra çıkan kitabının adı, “Başkanlığın Satılışı: Bir Aday Paketlenmesi Klasiği.”

O yıllarda Washington’da öğrenciydim. ABD egemen düzeni 68’ kuşağının eylemleriyle sarsıldı. Sarsıldıkça uyandı. Meşruiyetini yitirmeye yüz tutan seçim mekanizmasını makyajlayıp benimsetmek için siyasetin içini boşalttı. Seçimleri, adayların söz, davranış ve görüntülerinin, denetlenip sahnelendiği balonlu, şarkılı, sloganlı sirk gösterisine dönüştürdü. Seçim propaganda yöntemleri, “Amerika yapıyorsa doğrudur” kompleksiyle günümüzde dünyanın birçok ülkesinde benimsendi.



McGinness, önceden girdiği başkanlık ve valilik seçimlerini kaybetmiş, “Benden kurtuldunuz” demeciyle medyayı karşısına alarak siyasete veda etmiş Nixon’un geçmişine rağmen nasıl seçmenlere pazarlandığını anlatıyor. Kullanılan yöntemleri ahlaken benimsemediğini Nixon söylese de eli mahkûm. Yoksa finansörleri desteklemeyecek. Onu şu sözlerle ikna etmişler: “Televizyonda doğal gözükmen için sana makyaj yapılıyorsa, söylediklerinde de önemli olan, gerçek değil görüntün.” Nixon kampanyasında, kitlelerin mantığına değil duygularına hitap eder. Kime, nerede, neyi nasıl söyleyecek? Ceketini nerede ilikleyecek, ne zaman kravat takmayacak? Ne renk gömlek giyecek? Televizyon görüntüleri hangi açıdan hangi ışıkta verilecek? Hangi sözcükler kullanılacak? Meydan mitinglerine gelenler arasından, kameralar kimlere ne sıklıkla odaklanacak.

İnsanın her halinden faydalanmasını bilen psikologlar da boş durur mu? “Katmanlı semantik skalası” geliştirmişler. Adı fiyakalı, pazarı aşağılık kompleksi. Adayların kişilik özelliklerine göre 1’den 10’a kadar işaretledikleri ölçek geliştirmişler. Başka adaylarla karşılaştırıldığında Nixon’un espri gücü düşük, eli sıkı, tavrı entellektüel mi çıktı? Kişiliğini toparlayıp, yeniden sunuyorlar. Skalayı geliştiren, Nixon’un kampanyasında çalışan psikoloğun sözleri kayda değer: “Onu tuttuğum falan yok. Bu işi parası için yapıyorum.”
Tüketim maddesi gibi sunulan adayların hiç mi kişiliği yok?
Parti başkanları arasındaki fark kişiliklerinden kaynaklanmıyor mu? İşin ustası burada kendisini belli ediyor. Aday pazarlamak, fili buz patencisi gibi tanıtmak değil. Mesele anketlerle saptanan olumlu kişilik özelliklerinin öne çıkarılması. Küfürbaz, saldırgan aday hoşunuza gitmeyebilir. Ama anketler seçmen kitlesinin, “Adam gibi adam” dediğini gösteriyorsa? Önemli olan söylenen değil, söylenenin nasıl algılandığı. Aday reklam kokmamalı. Kişiliği alt üst edilmemeli. Atasözünü sevene, Şekspir’den alıntı yaptırmamalı. Nixon’un pazarlayanlar, seçilmezse, Amerika’nın düşmanlarının işine yarayacak, ekonomi çökecek demişler.
Ve Nixon seçildi. Barış getireceğim derken Vietnam yetmedi, Kamboçya’ya saldırdı. Kissinger’la yürüttükleri birbuçuk milyondan çok insanı katlettikleri savaş yedi yıl daha sürdü. Nixon’u seçtirmenin başarısıyla övünenler onun yalancılık ve hırsızlığının ortaya çıktığı Watergate skandalıyla meclisce yargılanıp alaşağı edildiğinden söz etmezler.




Siyahileri seçtirme uzmanı.
Amerika’da, seçim deyince bugünlerde politikacıların ilk aklına gelen isimlerden biri, kimi elinden tutsa seçtiren David Axelrod. Son başarısı Obama. Sade o mu? Economist dergisi Axelrod’u “siyahileri seçtirme uzmanı” diye tanımlıyor. Washington, Detroit, Houston, Cleveland, Atlanta ve Philadelphia’nın ilk siyahi belediye başkanları, onun müşterileri. Geçen gün Believer (İnançlı) kitabını tanıtmak üzere Boston’a geldiğinde David Axelrod’u dinledim. Siyaset anlayışı, alttan alta edebiyat türlerine hakaret, “Şiirle seçil, düzyazıyla hükmet.”

Yöntemi, kamuoyu yoklamalarıyla müşterisinin güçlü ve zayıf yönlerini saptadıktan sonra onların arasından, gene anketlere göre belirlediği oluşumu adayın imajıyla örtüştürerek kampanyanın ana temasını belirlemek. Barışsa barış, ekonomiyse ekonomi. Doğru temayı belirleyip adayını ona göre paketleyebilen seçimleri kazanıyor.

“İyi aktör olmanın püf noktası inandırıcı olmak. Siyasette amaç, seçmenleri inandırıcı olduğuna kandırmak.” Başkan adaylarına müşteri gözüyle bakan, onları seçtirmekten ötesini göremeyen Axelrod gibi siyaset taktisyenlerinin sığlığına şaşmamalı. “Şunu şöyle söyle, bunu böyle yapma” talimatlarına dayanamayan Obama’nın bir gün sigortaları atmış, “İstersen bir yana çekileyim, Başkan adayı seni yapalım!” Nitekim, Michelle Obama’nın kocasına “Diğer başkan adaylarından farkın ne?” sorusuna aldığı cevap karşısında, seçmen istatisitikleri saplantılı Axelrod afallamış.“Seçildiğimde dünya Amerika’ya farklı bakacak, siyahiler, hispanikler, ezilenler kendilerine gelecek.” Obama’ya, egemen düzenin desteğini sağlayan, Bush’tan sonra Amerika’nın imajının düzeltilmesinde oynayacağı rolün farkında olmasıydı. Bunun bir ifadesi savaşçı eğilimlerine rağmen kendisine verilen Nobel Barış Ödülü’ne uygun görülmesi.

Amerika’da, seçim stratejisti, anketör, medya danışmanı, sosyal medya şirketi, görüntü uzmanı, diksiyon koçu vs., sayısında enflasyon, dünyanın her tarafında onlara iş kapısını açmış. “Uzman şirketler” dillerini kültürlerini bilmedikleri ücra ülkelerde demokrasiyi “yaşatma”, “hayata geçirme” iddiasında. Sade onlar mı? Axelrod’ın son müşterisi bugünlerde seçim yapılacak İngiltere’de İşçi Partisi...

ABD’de her an seçim var
Bunca uzman, şirket boşuna değil. ABD dünyada en çok seçim yapılan ülke. Burada her an seçim var. İşte annemin uzun yıllar yaşadığı Concord, New Hampshire’da, yerel seçim listesi: Vali, eyalet senatörleri, eyalet milletvekilleri, belediye başkanı ve meclisi üyeleri, okul meclisi başkanı ve üyeleri, polis şefi, sayman, tapu müdürü... hepsi seçimle! Hizmet aşkıyla tutuşanların dışında, iktidar ve güç hırsı kabaran, kartvizitine sıfat eklemek isteyen hemen herkesin tatmin olması mümkün. Hal böyle olunca halk kütüphanelerinde bile kampanyanının nasıl yürütülmesi gerektiğini anlatan kitaplar yer alıyor.Bu tür kitapların ilki, iki bin küsür yıl önce yazılmış.
Savaş, satranç, güreş, futbol, seçim.... Hepsi rakibinizi alt etmekle ilgili. Hepsinin kendine özgü stratejisi, taktiği var. Cicero, uygarlık tarihimizin sayılı kişilerinden.

Felsefeci, dilbilimci, hatip, avukat, tercüman. Petrarch’ın, 14. Yüzyılda yazdıklarını bulmasıyla Rönesansın kapısını açan kişi. Ne var ki Cicero’nun en çok politik kişiliğiyle övündüğü söylenir.





Yıl MÖ 64.
Roma, seçimlerle iki bin yıl sonra tanışacak ulus devletlerden çok önce başlamış seçim işine. Beşyüz yıllık Roma Cumhuriyeti’nin son dönemleri. Bir yıl süreyle Cumhuriyeti yönetecek iki kişinin belirleneceği konsül seçimleri. Cicero adaylardan biri. Asil geçmişi olmadığından seçilmesi zor. Etkili bir kampanya sürdürmesi toprak sahibi, asker, asil, özgür vatandaş, eski köle gibi menfaatleri farklı çevreleri ikna etmesi lazım. Yardımına kardeşi Quintus koşar. 

Kampanyayı örgütler. Tarihin ilk bilinen Seçim Nasıl Kazanılır adlı kitabını yazar. Yalan söyleme konusunda taktik veren kitabın ilk yalanı, adı. Quintus, “barış için savaşıyoruz” diyenlerden. Yoksa adını “Seçmen Nasıl Aldatılmalı” koyardı.

Önerileri arasında özellikle dikkatimi çekenler:* Birlikte görünmek istemediklerini, faydalı olacaklarsa, dost edin.

* Herkese her şeyi vaat et. İlericilerle ilerici, gelenekçilerle gelenekçi ol.
* Yuvarlak laflar kullan. Seçimlerden sonra hesap soran olursa, koşullar mümkün değil der kabahati başkalarına atarsın.
* Rakiplerin zayıf tarafına saldır. Cürüm, rüşvet, seks, işlenecek konular.
* Umut ver. Kazanır da sözünü tutmazsan fark etmez.
* İki büyük kozun: 1.Seçilirken gençlerin kullanılabilirliği. 2. Seçilirsen ihale vaadlerin.
* Seni desteklemeseler de, halkın sevdiği kişilerle görün.
* Faydalı olmayacaklarla zamanını harcama. 
* Gittiğin yerlerde yanında kalabalık bulundur. Kazanacağını sansınlar. 
* Rakiplerini, seçilirsen başlarına gelebilecek olanlarla korkut. 
* Tatile çıkma.
Cicero seçimi kazandı. Kardeşi Quintus, Anadolu valisi oldu. Üç yıl sonra ikisi de öldürüldü...
Aşağıda çok bilinen bir söz. Ama özellikle seçim ve demokrasi mizansenleriyle içine düştüğümüz aymazlıktan kendimizi kurtarabilmemizde uyarıcı. 
Abraham Lincoln: “Birilerini her zaman, her zaman birilerini, ama her zaman herkesi aldatamazsın.”
Bir de hatırlatma.
Sistemin başarısı, bizleri hapsettikleri oyunun kuralları içinde taraflaştırmak.
Dört yılda bir oy vermekle yetinenler, düzenin gönüllü kukları rolünde.





Propaganda nasıl “tanıtım” oldu?Axelrod, David. Believer: My Forty Years in Politics, Penguin Press, New York, 2015.
Bernays, Edward, The Engineering of Consent, University of Oklahoma Press, 1955.
Bernays, Edward, Propaganda, Ig. Pub, New York, 1929.
Bernays, Edward, Crystallizing Public Opinion, Kessinger Pub., New York, 2004.
Bramsted, Ernest, Goebbels and National Socialist Propaganda 1925-1945, Michigan State University Press, Ann Arbor, 1965. 
Cicero, Quintus Tullius, How to Win an Election, (trans. Philip Freeman), Princeton University Press, Princeton, 2012.
McGinness, Joe, The Selling of the President: The Classic Account of the Packaging of a Candidate, Trident Press, New York, 1969. 
Shaw, Catherine, The Campaign Manager: Running and Winning Local Elections, Westview Press, Boulder, CO, 2015.
The Secret Conferences of Dr. Goebbels: The Nazi propaganda War 1939-1943, Ed. Boelcke, Willi, E.P. Dutton & Co. Inc., New York, 1970.

Kaynak: http://kitap.radikal.com.tr/makale/haber/siirle-secil-duzyaziyla-hukmet-420400

27 Mart 2015 Cuma

Şaşır: Anlatılan Senin Hikayendir!

Ters yüz etmek. Sanırım aşağıdaki yazının yapmaya çalıştığı bu. Bilinen'e, meşhur'a ve makbul'e sataşmak. "Bir de böyle bak"tırmak istiyor saygı değer Murat Kapkıner. Yazılarını takip edenler fark etmişlerdir ki o, bunu sık sık yapar. Bu sıradaki niyetinin asla "kötü" olmadığı da anlaşılır. Sanırım bunun böyle olduğunu "karşıtları" da teslim ediyor ki kendisine yönelik -çoğu zaman gizli- bir saygı devam eder. Çünkü sesi çilelidir, içtendir, dürüsttür ve doludur. Tekrar yazıya dönersek yazı, bende de bazı sorular, sorgulamalar, okuma gereklilikleri oluşturdu. Sunuşu uzatmayayım da buyurun:







“BU AZİZ MİLLET” YA DA AYŞE ŞASA - MURAT KAPKINER- KAFDAĞI DERGİSİ


Elinizdeki yazıyı beş-altı ay kadar önce kaleme almıştım. Yazının içinde de göreceğiniz gibi içsel çatışmalarımın uzantısı olarak yayınlamaktan vazgeçmiştim.

Kafdağı, yazı (şiir-yazı bir şeyler) istiyordu. Hurdalarımı karıştırdım. Elinizdeki yazıyı okudum. Çelişkilerimden müsbet saatime denk gelmiş olacak ki yayınlamaya karar verdim.

Altı ay önce bu kararı veremeyişimin bir nedeni de yazının ‘çok gecikmiş’ bir eleştiri olacağı ayıbıydı: Kimbilir kaç yıl önce yayınlanmış olan Muhterem Ayşe Şasa Hanımefendi’nin ‘Yeşilçam Günlüğü’nü henüz okumuştum.

İleride ancağım, burukluk bir yana alınırsa (bir defada) hazla okudum. Özellikle ‘çağrışımlar’da bir denemeci olarak sadra şifa şeyler söylüyor. Yazar’ın üslubundaki hikmet, Kitabın tamamını zevkle okutuyor.

Her zaman söylüyorum ‘İyi Kitap değil, ‘İyi yazar’ sözkonusu. Dostoyevski, kötü bir roman da yazmış olsa (para kazanmak için yazdı da), ‘Dostoyevski Sayfaları’ kendini okutuyor. Bana göre Kazancakis iyi bir romancı değil ama ulaşabildiğim bütün eserlerini elimin altındaki bazı ‘iyi roman’lara (Meselâ Orhan Pamuk romanlarına) bu saate kadar tercih ettim. Birini mutlaka bulup okuyor; öteki elimin altında ama okuyamıyor, okumuyorum.

Aynen böyle, Ayşe Şasa sayfaları sözkonusu, ve bana kendisini okutuyor ama Kitabın tezi, söylemek istediği (anlayabildiğim kadarıyla) kötü. Şöyle de söyleyebilirim; yazar bir ciddi yanlışı, güzel bir biçimde söylüyor.

 

Şu satırları yazmaya başlamadan önce son defa itiraz etmemeyi, susmayı Şasa’ya hak vermek için kendimi zorlamayı düşündüm. Ama inanın buruklaştım:

“Hep mi böyle olacak!”, “ Hep mi kendinden başka herkesi haklı göreceksin?”, “Hep mi sineceksin” dedim: “Herkes, senden başka herkes ‘hidayette’ hep sen mi ‘dalalette’ kalacaksın”.

Çünkü Şasa’ya göre ben dalaletteyim. Hayır, Yazar’ın hiçbir yerde beni andığı yok. Öyle değil; şöyle: Yazar, ‘Huzur İslamda’yı bulmuş. Bundan çıkarıyorum benim dalalette olduğumu. Çünkü ben bulamadım.

Şöyle peşin bir yargıyla girmek (biliyorum gene ne ilmî ne de kaypak edebî üsluba yakışacak): Keşke İsmet Özel, Mustafa Kara, Mustafa Kutlu (ve Kitabında tek tek isimlerini verdiği müridân) tekkesinin kurbanı olmasaydı. İsmet Ağabey’in (şimdi dizini döven) eski müritleriyle de keşke karşılaşsaydı. Arkadan vurulan müritlerle…

Andığım tekkenin Batı düşmanlığı (ki bu bilindiği gibi epey gerilerden beri sürüp gelmede) kör-sağır cahil Türkiye’de bundan otuz sene öncesinde tutuyordu. İslamlıkla Batı düşmanlığı özdeşti. Öyle yutturulmuştu. Türkiye’de Batı’cılar vardı, bunlar karılarının anadan üryan dolaşmasını istiyorlar, ayık kafayla gezmemenin 'batıcılık' olduğunu söylüyorlardı. (Meselâ diyorum/ama kesinlikle abartmıyorum.) Böylece cahil Türkiye’de Batı’nın kocaman bir meyhaneyle, bitişik duvarına inşa edilmiş çok büyük bir genelev olarak düşlenmesi sağlanmış oluyordu.

Aynı yıllar Komünizm düşmanlığı da insaftan varesteydi: Komünizm gelirse din elden giderdi. Boynuzlu filan olurduk. Aynı yıllar Moskova’da Kızıl Meydan’da yaşlı bir bayan, şemsiyesiyle polise meydan dayağı atabilirken, Türkiye’de insanların tırnakları sökülüyordu. ‘Millet Batı’yı olduğu gibi tanıyacak olsa kendi haline acıyabilecek, belki başındaki diktaları, oligarşiyi fark edebilecek, (hadi komünizm demeyelim) Moskova’yı olduğu gibi tanıyacak olsa, bu komünist denen Moskof tohumları kadar bile özgür olmadığını (belki) fark edecekti. (Global denge ve konjonktür faktörleri beni bu yazıda fazla enterese etmediği için örtüşmelerin ihtişamından bahsetmeyeceğim.)

Şasa Hanımefendi’ye dönelim: Kitabından notlar almadım, belli diyalektiklerle çelişkilerini sergilemek istemedim. Bu, benim için artık yorgunluk veriyor.

Esas mesele şu: Şasa’nın çevresindeki ve henüz tanımadığı bütün ‘bu aziz millet’çilerin ortak iddiası: Bu millet Allah’ın bir mucizesi. Merhamet, şefkat mucizesi, güç-kuvvet mucizesi, fetanet ve firaset mucizesi. Bu milletin bütün bu mucizeleri hep ‘potansiyel mucize’, ‘derinlerde’, ‘gizli’, bir sihirli sopanın kendisine sıyırtma geçmesini bekleyen bir mucizedir.

Tekkenin Yeni Şafak’çı kötü kopya mukallit yamağına göre de “(aslında) muhteşem medeniyet kütüphanelerinde gün yüzüne çıkmayı bekliyor”.

Bütün ötekiler gibi, Ayşe Hanımefendi de ‘Muhteşem Millet’in tabiatıyla, tarihiyle birlikte ortada duran ‘Muhteşem sineması’(!)yla çelişkiyi doruktan yaşıyor. Başta söylediğim bu ‘aziz millet’çilerin kaderi bu. Ve ‘aziz millet’çi kaldıkları sürece de çözemeyecekleri kaderleri. (çelişki aslında asil kafaların bulaştıkları bir soyluluk: Biz hepsini sevdiğimiz bu insanlar başka şey dememek için çelişki dedik, yoksa andığımız durumun çelişkiyle filan alakası yok: Meselâ bir adam bir ahlaksızlığı ya yapmış ya da yapmamıştır. Konuşulan şey buna benziyor: Durum tesbiti.)

Bir yanda tüm iptizaliyle Türk Sineması, bir yanda ‘biz Batı’lılardan kesinlikle üstün yartılmışız veya zekiyiz, veya yetenekliyiz’ vs. Bir yanda tüm sefaletiyle Türk Edebiyatı, öte yanda ‘biz Batı’dan…’ Bir yanda hırsızlık, ahlaksızlık, haber-i mütevatir, öte yandan ‘Biz Batı’dan ahlaklıyız!’

Eğer başka dalavereler yoksa (bu Ülkede ben (babam dahil) herkesten her şeyi beklerim), tutalım ki anlayışla karşılanacak bir şefkat, kendi milletine karşı bir merhamet bu eğilimler. Ama kişi ailesine, onun bütün kötü durumunu muhafaza ederek, hatta kötülüklerini överek merhamet etmez ki! Ailesini seven ona önce hangi acıklı durumda olduğunu söyler, gösterir.

İsmet Özel ve emsalleri (eğer kendileri yanlış anlamıyorsam ‘rağmen Batı’ya tu kaka diyorlarsa) birer Aziz Françes’dirler. Haçlı seferlerinde Müslüman askerlerin yakaladığı bitli, etrafa fena kokular yayan Françes’i Kazancakis şöyle anlatıyor (Takriben):

Huzura getirilen Françes’e Müslüman komutan sorar:

- Necisin?
- Davetçiyim.
- Neye davet ediyorsun?
- Dünyadan el-etek çekmeye.
- Karşılığında ne vaad ediyorsun?
- Hiçbir şey.
- Sen deli misin? Benim peygamber’im insanlardan mallarını ve canlarını Tanrı yolunda vermelerini isterdi ama karşılığında cennet vaad ederdi. Hem sonra kim inanır: kokundan yanına yaklaşılmayan bir pasaklısın; benim Peygamber’im ayna-tarak taşırdı.”

Demem o ki, eğer bu kafayı sürdürürseniz Aziz Françes komikliğidir bazşınıza gelecek olan: Gülerler size. (Zaten gülüyorlar).

Şimdi bu durumdaki birileri kalkmışlar Batı’yı irşâd etmeye, Batılı’ya huzur ve mutluluk götürmeye.

Şasa’nın sık sık alıntıladığı Daryüs Şayeğan’ı  da hiç anlamadığını sanıyorum. Daryüs’ün Kitabı’nın tümü (benim gibi değil elbet) Doğu milletlerinin andığımız acıklı durumunun belgeli, bilimsel ve fevkalede bir yetkinlikle sergilenişidir. Bu anlamdaki en yetkin bir özeleştiri Kitabı böylesine bir ‘aziz millet’ tezine nasıl malzeme oldu, anlayabilmiş değilim.

Herkese değil ama Şasa Hanımefendi’ye sorayım: Heykelin haram, resmin haram, müziğin haram (telli-telsiz ayırımı var), şiirin (ne diyorum size, kâfirliği göze alarak şiir yazan Şeyhülislamlar çıkmış olsa da) haram olduğu bir gelenekten hangi ‘gizli’ ‘potansiyel’ sinemayı bulup çıkaracaksınız? (Andığımız şeylerin muhkem nasslarla, İslam’ın önünde haram olup olmadıklarını tartışmıyorum)

Ben bu yazıya bir duygusallıkla başladığımı söylemiştim. “Ayşe Hanım haklıysa ben dalaletteyim” demiştim. O, bir ‘tatlı huzur’dan bahsediyor: Trajik olmayan yaşamdan. Belli ki kendi trajedisinden kurtulmuş. İşte bana girân gelen O’nun bu satırları. Çünkü doğru. O’na ‘erken sevinme’ demeyeceğim. İlk dervişliğimizde bizim de yaşadığımız ‘huzur’unun ebediyen sürmesi için duacıyız. Şu kadar var: İş bu ‘huzur İslam’da’ hep küçük (büyük) burjuva otolarının arkasında yazılı. Bunu biraz düşünse diyorum. Bu bir. İkincisi Batı’lının intihar etmek için kuyruğa girdikleri külliyen yalan. Üçüncüsü Attila İlhan:

“Ölmek bir şey değil: karanlığın arkası görünmüyor
  Hem yaşamak için aynı şeyi söylemediler mi
  Aman ha dolduruşa getirirler adamı”

diyor.

Öyle birdenbire aklıma geldi: Ayet de şöyle söylüyor:

“Dünya hayatında çabaları kaybolan kimseler ‘güzel iş’ yaptıklarını sanan (huzurlu)lardır” (18/104)(*)  

 

(*) Şasa Hanımefendi, son günlerde ‘sihirli değnek’in değmesiyle bu aziz milletin ‘derin’lerde, ‘gizli’, ‘potansiyel’ olan kudretini, nelere kadir olabileceğini gerçekten gördü, bir ‘mucize’ olarak gördü. Eğer bu ülkede birdenbire ortaya çıkan bu kudretin yüzde biri, Batı’da bir evin bodrumunda ortaya çıksaydı (adına korku filmi dedikleri) muhteşem sinemalar yapılırdı. Hükümetler devrilir, yer yerinden oynardı: Yalnız bir evin bodrumunda bu hunharlıkla öldürülmüş birkaç ceset çıktı. Bu aziz milletin tükenmemecesine artık sinemasını yapabilirsiniz Şasa Hanımefendi: Sinemanız kutlu olsun.


Not-1: O yıl evlerin bodrumlarından domuz bağıyla bağlanmış Konca Kuriş’lerin cesetleri çıkarılıyordu.

Not-2: Bu yazının, yaklaşık olarak, 20 yıl önce yazıldığı unutulmasın lütfen. Bu vesileyle Ayşe Şasa Hanımefendi'ye Allah'tan rahmet diliyor, hayırlı emeklerinin zay'olmaması için dua ediyoruz. Vesselam.






 

19 Mart 2015 Perşembe

Bir Düşüşün Fotoğrafı: Kapkıner'e yakalanan Özel.



"Alçaklarda otur, gözet kendini

Katı yükseklerden uçucu olma"

Karacaoğlan


Sevgili İsmayil'in, twitter sayfasında gezinirken gözüme  İsmet Özel'le ilgili şu "caps" ilişti. Güldüm ve aklıma Murat Kapkıner Ağabeyin yine bu dolayımda (İsmet Özel-Sezai Karakoç) yazdığı o vurucu yazı geldi. Nette epey aradım fakat bulmak mümkün olmadı o yazıyı. 

Sağolsun Murat Ağabey, kendisine müracaatımıza ziyadesiyle olumlu yaklaşıp yazıyı ulaştırdı bize. Ağabeyin yazısına konu olan  "Şiir, Türk'ün İklimi" programının videolarını da sona ekledim, dileyen bakabilir. Ki bu videolar o programın yedinci ve son bölümüne ait. Programın yayınının durdurulmasında büyük ihtimalle Kapkıner Ağabey'in yazsının da tesiri olmuştur. Ah İsmet Özel ah sen bu hallere "düşecek" adam mıydın? Bu hallere yani kancılğa, kavmî kinciliğe... 


Allah'ın Kürdü Cahit Sıtkı - Murat Kapkıner - Vakit Gazetesi - 2006

60 yetmiş yıldır Türk dünyasını kafa kola almış, yaşadığı sürece bize Türkçe konuştuğunu yutturduğu gibi yazdıklarını da şiir diye yutturmuş. İsmet Özel olmasaydı uyanmayacaktık, bereket uyandırdı bizi, devletin TV kanalında. Ne sandın sen necip milleti Allah’ın Diyarbakırlı Kürdü? Mutlaka bir uyarıcımız olacaktı ve senin Türkçe konuşmayan biri, yazdıklarının da özellikle 35 Yaş şiirinin birer ‘slogan’ olduğunu anlatacaktı. Biz kül  yutmayız.
Cahit, vaktiyle CHP’li imişsin ve sana bu yüzden ödüller verilmiş. İsmet söylemese bu torpili de anlamayacaktık. Sen kim, şiir kim? Bir kez İstanbul dışında kim ne konuşursa konuşsun Türkçe değildir. Azeri Türkçesi imiş, Özbek Türkçesi imiş, bizim Anadolu’nun konuştuğu Türkçe imiş; geç bunları: “Biz Türkçe derken Mardinlinin vs ’konuştuğunu kasdetmiyoruz’ diyor İsmet abimiz.
Ula Kürt! İsmet bizi uyarmasaydı Sezai Karakoç’un da Türkçe konuşmadığını, yazdıklarının da şiir olmadığı nereden bilecektik? 
İstediği kadar Avrupa antolojilerinde ‘Sembolizm Şairlerinden’ olarak yer alsın. O da Allah’ın Kürdü. O da Diyarbakır doğumlu: Çünkü İsmet, “35 Yaş’ın şiir olmamasının ardında Cahit Sıtkı’nın Diyarbakır doğumlu olmasında aramalıyız” diyor.(Yav İsmet, açıkça niye Kürt demiyorsun, bu bizi biraz zorladı.)
Sonra Ziya Gökalp… bak sen hain Kürd’e… Tutup bir de ‘Türkçülüğün Esasları’nı yazıyor. Yutar mıyız? (İsmet bir de bu noktada bizi biraz zorladı. Bu Allah’ın Kürdü bu kitabı niye yazdı? Bana bunları da söylemeliydi.)
Cahit! Şimdi sen diyeceksin ki “Yahu beni bu işe karıştırmayın. Adamın derdi Sezai. Ne etsem de onu saf dışı bıraksam şiir evreninde diye uğraşıyor. Ama gözü kör olsun Fransız antolojileri Sezai’yi evrensel şairler arasında gösteriyor. Bu durum İsmet’i kıl ediyor. Çünkü burada ne İstanbul var ne Diyarbakır. Ne de yöresel söyleyiş veya duyuş. Ne de İsmet’in konu ettiği ‘slogan’ var bu şiirde. Allah aşkına beni bulaştırmayın kim ne diyecekse herif gibi kendisine söylesin. Niye benim üzerimden söylüyorsunuz?”
Yok öyle Cahit! “İsmet’in kendisinin de Kürt olup olmadığı araştırılmalı, benim uzaktan akrabam olabilir. Çünkü ne kadar pür Türkçü varsa hepsi Kürt” diyeceksin. 
Sonunda da “Bugüne kadar adam zannettiğim, bölgeci, toplumu sınıflara ayıran İsmet, niye bunları yapıyorsun, toplumsal sınıflar arasında teneffür, ırkçılık, kardeş ırklar arasında  düşmanlık (İstanbullu-Taşralı, Türk-Kürt, Seçkin-Avam gibi) ciddi suçlardır.” 
“Murak Kapkıner diye bir çocuk çıktı. Anası Kürt, Maltya’da büyüdü. Bu İsmet’ten sonra Kürtçü olacağım ded, kafasız. Ve savcılara ‘ağır tahrik altında olduğunu’ rica edeceksin. Yemezler Cahit!

(İsmet Özel’in TRT 2’deki ‘Şiir Türk’ün İklimi’ konuşmasından mülhemdir.)




Bu arada Özel'in, Ziya Gökalp ve Durkheim üzerinden Murat Belge ile yine "ÖzelTürklük"ün ittirmesiyle girdiği bir kavga var. Bununla ilgili dokümanları da bulursam yayınlayacağım inşallah.

Ayrıca "hey gidi günler" kabilinden Murat Kapkıner'in sesinden Amentü şiirini de dinlemenizi öneriyorum efendim. Bu, Murat Ağabey'in İsmet Özel bahsinde adaletliliğine de karînedir bence.





12 Ocak 2015 Pazartesi

Naatın Kıyısında/Ali Ural


acemi şairim gökdelenin elli ikinci katında göğe bakmak zor gelir
bedevi değilim güneşi sırtlanamam bana farzlar da çok gelir
dudaklarım titriyor zemheride gül ararken dua ediyor değilim
hem dualar ankâdır hangi dudağa konacağını bilir
buzdağları yüzen denizlerde benim parmaklarımın işi ne
söz avcısı kızıl mızrağını saplıyor paslı gövdeme
medet diye haykıracağım lâkin medet ne demek
sözlüğü çekene kadar raftan sözlerimi yosunlar çevirir
boğulmuş kelimelerle seni nasıl anayım bir soluk medet
yüzlerim çıkarmakla bitmiyor bir insan yüzü medet
elbisem yamalı değil kalbimde binlerce çaput dalgalanıyor
kralım tebam yok tebayım sultanımı kaybettim bir sultan medet
medet ki ille de bir şey söyleyeceksem doğruyu söyleyeyim
karşımda titreyenleri teskin edeyim ben kral değilim titreme!

acemi şairim gökdelenin elli ikinci katında göğe bakmak zor gelir
Revâha’nın oğlunun gözyaşları sığmaz göz çukurlanma çok gelir
Sâbit’in oğlu Hassan söndürürken cehennemi mısralarıyla
cennet ağaçlarıyla tutuşturmak kendi cehennemimi nedir
Ömer görse sus derdi senin kelimelerinde is var huzura çıkamaz
deryalar taşımadan batık ırmaklar giymeden çıplak
Malikin oğlu Kaab’ı bahar aldatmıştı senin baharın nerede
dilsiz alfabesiyle çığrıştı akvaryum sesinden kurtul
Ebu Lübâbenin nefesiyle bağla kelimelerini direğe


             

2 Kasım 2014 Pazar

KIN/CEVHER KARA

içimde bir öfke birikiyor kardeşim.
çaresizlerin öfkesi
geçersizlerin.
gittikçe artanların öfkesi.
ellerinden bir şey gelmeyenlerin
ellerini kaybetmişlerin.

bir dama bir arabeske bakıp dolmasın gözün
kitabı aransın doğal ellerin.
bizi bir düzlük bekliyordur inşallah
boşuna ölmedi kardeşlerin.
kardeşler sevgili kardeşim kardeşlerin
isimlerini verip rencide etmeyelim tinlerini
bilen biliyor kim hangi kulvarda kaçıncı damlasını
düşürüyor asilkirli terinin.

çırpındım çırpındım çırpındım
yoruldu damarlarım dava adımlarından
mecbur olup bir çerçevede izledim göğü
bu dahi telafi etmedi mütevazı özrümü

sapa saplanıyorsa hançer
sırtından emin ol acı duymazsın artık
kötüsü yüzümüz toprağı öper
kötüsü bitmez secdedir.

surda gediğimiz yok kandırmayalım halkı
kitabımız yok cılız sesimiz kısık
sinemamız, romanımız yok
yok tarih felsefemiz
yitip gitti şehir önlerinde gözlerini veren babalar
gözlerini kör edip dizlerini kıranlar
konya'yı ateşlere yakacaklar, yandı yitti kürt oldu
vermek nedir bilmedi neslimiz
artık âşinâ olsak da olmasak da önemsiz
bizi tınlayan mı var
nedir ki cirmimiz.

ben sana gülüm demem bana da güle de yazık olur.
yazık ki demiş bulundum
bilemedim işte halk ile gülün ne ilgisi var
bunca romantizm neyle izâh edilir.
nasıl bir yarı yoldur ki bu daha yola çıkmamışız
ne yoldaşı kendim bile derman değilmiş kendime
yine de bizden geçsin istemiyorum
geç aymış olsam da esrar-ı dünyaya
yoldan dönmüyorum arpa boyumla
yola dönüğüm ya "o da bir şey"
yol
bir
şey
de
ne
olur.

TezgâhFanzin-1

18 Ekim 2014 Cumartesi



Allahım cehennemi harlıyalım

Halkın ümüğüne basılık

Yırtık damar
Hardan ayruk neden anlar
Biz de keselim diyorum
Bizi anlardan çeken eli
Lakin feraset yok piyasa'da



Anlamsızlık diz boyu

Ey haberler
seyretmeye mahkum olmuş halk
Artık televizyon önünden kalk



Musibet dağına ev yapmış gibi

Bir film ağır ilerliyorsa ağır bir şeyden bahsedebilir



bizler nezlemizle eyyub'a özenenler.



Ah o toplumsalailgi yok mu o toplumsalailgi...
İşte o bitiriyor bizi.



Ey gözümüze sokulan turistik değerler
Ey dünyanın en büyük boşluğu ordusu



bize politikayle gel

toplumsallıkla gel

oradadır yumuşak karnımız bizim

halk de canımız al o kadar yani

kardeşlik, dostluk, yoldaş de





Sana "beni kör kuyularda merdivensiz bırakma"

diyen Yusuflar cenaze kulesi oldu

nasıl isteyeceğimizi bilemedik mi yine.

çocuklar diyorum cağızlar kabahatsizler

narin dal şeffaf yapra iplik su

hani elini kaburgasında gezdirirsin de

bir kuşa hırpalıyorsun sanırsın

daha kaç basamak kılalım kendimizi ki sesimiz varsa

ey kervancı hangi ticaret cezbetti nefsini de yoldan çıktın

ey hızır'ın yardakçısı hangi hayırdaki hangi şerdir seni çeken



sen belamızı vermiş gibi
zamanı durdurmuş ona suyu kurttturmuş gibi

Yoksulluğu gizleme yöntemleri

nin de ver lütfen bu basamak yamuk.



Biz ölümün uğrak yeri
Çarşıya iner gibi şen



Sürekli dua talepleri geliyordu
Bizi beğenmeyenler Allah'ın beğendiğine inanır gibi bir hurafeye binmiş
turluyorlardı yardım konvoyu olarak

Onlara anlatmaya çalışmak istiyordum
Allah'ın umrunda değiliz kardeşlerim demek
İstiyordum.
Sosyalleşmek faydalıdır insanı diri tutar ama Allah'ı karıştırmayalım
O karışkan değildir
Duasını kabul etmiyorsun O'nun
Nasıl beklersiniz duanıza icabetini O'nun



Dağılan bir ordu her şey
Korkaklıklar yorgunluklar münafıklıklar
elçiler var yerli onları yerli yerine çağıran
Başaramayan
Helak isteyemeyen
Balıksız
Mağarasız
Gelinsiz.

Göksüz
Yarılan göğüssüz.

Bize bir çimen ordusunun ilerleyişinin kararlılığını ver.



Allah’ım marşlar bozuk kayıtlar aksayan sesler

İri kelimeler büyük tikeler





2 Ekim 2014 Perşembe

Pencere/Nazım Hikmet Ran




Sabaha karşı mıydı bilmiyorum
yoksa akşamüstü müydü
belkide gece yarısı
bilmiyorum
girdi odama pencereler
perdeli perdesiz
ben basma perdeleri severim
ama tül perdeler de vardı
kara ustorlar da
ustorları çekip çekip bırakıyordum
bir daha inmez oldu kimisi
kimisi bir daha çıkamadı yukarı
ve camları kırık pencereler
elimi kestim
kimi camsızdı büsbütün
camsız pencereler içime dokunur
camsız gözlükler gibi

Pencereler
yağmur yağıyordu camlarınıza
kızıl saçları kederli uzun
ben alt dudağımda cıgaram
türkü söylüyordum içimden
yağmur sesini kendi sesimden çok severim

Pencereler
beşinci katta güneşli boşluğunuzda bir deniz
bir deniz mavi yüzük taşından
serçe parmağıma geçirdim usulcacık
üç kere öptüm ağlayarak
öpüp alnıma koydum üç kere

Pencereler
çıktım kırmızı velenseli yataktan
çocuk burnumu dayadım terli camına pencerenin
oda sıcaktı ve genç anamın kokusu vardı odada
dışarda kar yağıyordu
ben kızamık çıkarıyordum

Pencereler
sabaha karşı mıydı bilmiyorum
belki de gece yarısı
bilmiyorum
odamın içindeydi yıldızlar
ve gece kelebekleri gibi
çırpınıyorlardı camlarınızda
ben onlara dokunmaktan çekinerek
açtım sizi pencereler
salıverdim yıldızları geceye
aydınlık sınırsız hür geceye
yapma ayların geçtiği geceye

kurtlar duruyor ayın altında
hasta aç kurtlar
kurtlar duruyor önünde pencerenin
kadife perdeleri kapasam da sımsıkı
ordadırlar bilirim
gözetliyorlar beni

Pencereler
düştüm bir pencereden
bir güzele bakarken
dünya halime güldü
güzel dönüp bakmadı
belki farkında değildi

Pencereler
pencereler
kırk evin penceresi odama girdi
ben oturdum birinin içine
sarkıttım ayaklarımı bulutlara
bahtiyarım
diyebilirdim belki

27 Eylül 2014 Cumartesi

Eski Sözler-II/Mehmet Akif İnan



Eşyası kaybolan bir çocuk gibi
olur olmaz yerde ararım seni

Uykumu çarmıha gerdi sorular
çoğalır fikrimin tedirginliği

Ey kaynar sulara yol alan aklım
kalbime yönelen yaylım ateşi

Günleri gökleri tanımaz oldum
Suçlarım ufkumun zindanı mıdır

Ruhumu emziren bulutlar nerde
rüzgarlar, nerededir cinnetin yolu

Kül oldu umdun bahar çarsısı
ağulandım deli çıkmazlarında

Sözlerim tükendi gülmedi gölgen
takıldı güneşim hüznün ağına

Resmini göklere çizen rüzgarla
oyalansam umut maverasında

Kelimeler gelse ayaklarına
ve sunsa içimin anahtarını

Yolarına çıkıp yakarsam sana
rüya olup girsem uykularına

Bu çılgın duvarlar boğmasın seni
gün olur giderim çığlıklarımla

25 Eylül 2014 Perşembe

AV/ALİ AYÇİL




Foto: Radikal



koça katımlık diye beni size taktılar
iki gülsem birini tuzağa düşürdünüz

ilkin beni saldınız dik yokuştan aşağı
çar naçar iner idim arkamdan üfürdünüz

düşenin kırığını sarmak ehven iş iken
ne varsa iliğimde canhıraş sömürdünüz

sözde avlanacaktım sadağımda meneviş
bir kuzunun postuyla gözümü bürüdünüz

dedim; bu yeşertide bir ceylan yavruladı
siz tutup üzerinde postalla yürüdünüz.


13 Eylül 2014 Cumartesi

KELİMELER BENİM SUDAKİ AKSİM, THESEE/Cemil Meriç




Çağdaş ilim çocukken simya adını taşıyordu. Bütün keşifler mutlak'ı kucaklamak ihtirasından doğdu. Canavarları kılıç veya iman gücü ile dize getirmek her mücahidin rüyası. Bakırdan altın yapmak veya kelimelere ebediyeti hapsetmek söylenilmeyeni, söylenilemeyeni, söylenilemeyecek olanı söylemek. Rimbaud'yu bu ihtiras delirtti. Kelime, içine gönlün, günlerin kokusunu boşalttığımız bir şişe. Ama gönlün de, günlerin de ıtırı öyle uçucu ki şişe boşalıveriyor kendiliğinden. Kuşlar ilelebet şarkı söylemiyor cümlenin kafesinde. Cümleden Partenon veya Süleymaniye kim yapmış? İskenderiyeli bilginler olmasa Homeros'tan ne kalırdı? Şöhret tesadüflerin en gözü bağlısı. Saadet de öyle. Bahçede dolaşan çocuk her adımda bir karınca yuvasını yok edebilir. Gayretlerimiz, eserlerimiz tesadüflerin her adımda yerle bir edeceği, edebileceği birer karınca yuvası. Peki ne yapalım? İstiyorum ki kelimeler bütün kirli libaslarından soyunup bir Hint mabedindeki kutsal bakireler gibi raksa başlasın. Söylediğim her cümle yalnız benim olsun istiyorum, çocuğumdan fazla benim olsun, etimden fazla benim. Gerçek sanat adamı kelimelerin imparatorudur. Ülkesindeki bütün çiçekler bütün meyveler kendisinindir. Renkleri başkadır o çiçeklerin, o meyvelerin tadı başka hiçbir meyvede bulunmaz. Tanrı eğlenmek için yaratmış dünyayı. O yıldızlarla, kürelerle, okyanuslarla ve insanla oynayan bir çocuk. Sen de kelimelerle oynayacaksın. Acaba kelimenin dışında kâinat var mı? Sonunda kehkeşan da, kâinat da, Tanrı da kelime.. Tanrıları insan yaratmadı mı? İnsanın malzemesi kelime değil mi? Ve Tanrı ışık olsun, dedi.
Sanat için sanat, sanatkârın gerçeğini sahtesinden ayıran şaşmaz ölçü. Güneş sarayları aydınlatmış, kulübeleri aydınlatmış umurunda mı? Kuş şarkısını söyler, gül sabahı ıtırı ile selamlar, şair yaratır. Pınar hangi susuzlukları giderdiğinin farkında mı? Cemiyet için sanat, köylü efendimizdir yalanının az daha efendicesi. Mehtap körlere hitap etmez. Şahikalar oraya tırmanabilenlerindir. Puşkin yerden göğe kadar haklı. Mabedimden çekil, sen kamçıdan, sen tekmeden ve küfürden anlarsın. Öyle seveceksin ki kelimeleri, yalnız senin için raksedecekler. Saray olacaklar, bahçe olacaklar. Pygmalion kelimelerden yaratmıştır sevgilisini. Neden has bahçene yabancıları sokmak isteyeceksin? Beethoven'e besteleri yetiyordu, yalnız ruhu ile dinleyebildiği besteler. Hayır ben hâlâ kelimelerden çok insanların âşıkıyım. Ondan cümlelerim Süleymaniyeleşemiyor. Hiçbir maşukanın rakibe tahammülü yok. Peri masallarında olduğu gibi ezeli bir kılıktan kılığa geçiş, ezeli bir akış içinde kelimeler. Seni sevdiler mi peri padişahının kızı oluveriyorlar. İhanetin onları bir anda kurbağaya çeviriyor. Çölü vâhâlaştıran gönlün. Kucak kucak inci ve cam. Ve kader bunlardan istediklerini seç diyor sana. Kelime Atman, bütün varlıkların özü, hamuru, kanı. Kelime, sperma. Lila lila.. Bu harikulade temaşayı neden vecd içinde seyretmiyorsun? Yarat ve eğlen. Ama Tanrı yalnız kayaları, yalnız denizi, yalnız ormanları halketmemiş, beğendirmek istemiş yaptıklarını. Hilkat bir diyalog. İnsanla Tanrının diyalogu. Anlamış ki bu tiyatroya başka bir seyirci daha lâzım. İnsansız has bahçe engizisyon zindanlarından daha kasvetlidir, dostum. Tanrı kendi kendine yete-memiş. Narsis de yetememiş kendi kendine, suda aksini seyretmek bir nevi ikileşmek, bir ben, bir de sudaki ben: yani o. Ve Narsis yaşayamamış. Öldürmüş Narsis'i bencillik, kurutmuş. Kelimeler benim sudaki akislerim. Onları kucaklayamam. Kelimeleri senin için yıldızlaştınyorum. Neredesin ve kimsin?

Halbuki ben "Thesee"den bahsedecektim. Gide okumayı, Tevrat'la Binbir Gece'den öğrenmiş. O iki kitapta bütün Gide var, bütün Gide ve bütün Asya. Hatta bütün insan. Ne kadar oynanmış Tevrat üzerinde. Süleyman'ın meselleri Fransızca-da başka, İbranicede başka. Galand'm Binbir Gece'si gerçek Binbir Gece'den çok On dördüncü Louis devrinin egzotik bir meyvesi. Ama her iki kitap da birer sihirli halı. İnsanı Asya bahçelerine kanatlandıran birer sihirli halı.

Thesee "babam insanların en âlâsıydı" diyor, "hoştu, güzeldi, ama ve lâkin., galiba öz babam da değildi. Ve insan bu, her şeyi hatırlayamaz ki... Girit'te zafer kazanırsam gemime beyaz yelkenler takacaktım dönüşte, unutmuşum. Peder siyah yelkenleri görünce canına kıymış. Hoş unutup unutmadığıma pek emin değilim ya" diyor, "hazret canımı sıkmaya başlamıştı" diyor.

Ödip, Thesee... Yaratanla eseri arasındaki bu kanlı çatışma eşyanın mahiyeti icabı mı? O zaman yavrularını yiyen erkek kedi bize bütün felsefelerden daha değerli bir ibret dersi veriyor. İnsanlık tek perdelik bir dram gibi bir nesilde sona ermeli aziz dostum. Thesee de, Ödip de hükümdardılar. Hükümdar demek canavar demek. Sonra insanın yamyamlıktan henüz kurtulduğu bir çağda yaşıyorlardı. Ve rüya görmeyen bir kavmin muhayyelesinden fışkırmışlardı. Yunanlı rüya görmez mi? Yunanlının rüyaları bir kanatlanış değil, bir aynaya bakıştır. Yunanlı olmayan Yunanlılar da var: Eflatun gibi.. Ve Eflatun Homeros'a bunun için kızgın. Ama "Le Reine Morte"ta da aynı dâva. Burada değişen yalnız devir. Kahramanlar yine taçlı. Hayır. İnsan insanın kurdu değildir. Sen yarına çevireceksin bakışlarını, yamyama değil, Tanrıya bakacaksın. İsa'nın çocuğu yoktu. İsamn çocuğu: tarih. Bu-da'nın çocuğu yoktu. Hepimiz Buda'nın çocuğuyuz. Muhammed'in çocukları sokaktaki adamdılar. Muhammed'in çocuğu nesiller. "Recherche de 'Absolu'de hayatını kocasına vakfeden kadın nihayet isyan eder, sen evlen memeliydin der, siz gönüllerini bir ideale verenler ne koca olabilirsiniz, ne baba. Ama mutlak peşindekiler için çocuk bir yabancı, günah bir isimdir. Hugo için Francois kimdi? Sofrasında görmeye alıştığı bir misafir. Muhteşem yatağımdan daha az ilgi çekici bir mobilya, bir dekor. Senin eserin yok, senin Juliette Drouet'n yok, şöhretin evinin sınırlarını aşmaz. Oyuncağın yok. Ve hiçbir şey hatta baba bile olamıyorsun. İstediğin halde olamıyorsun. 

23.5.1963
Jurnal-1