18 Mart 2014 Salı

Newroz Nasıl Kürtlerin Oldu? - Delal Aydın Elhüseyni - Kürt Tarihi Dergisi



Newroz’un kökeni antik döne­me kadar uzanıyor. 21 Mart’ın Mezopotamya’da baharın gelişini simgeleyen gün olarak kutlanıldığı biliniyor. Ancak bugünkü Irani içeriğiyle Newroz derin bir şekilde Zerdüşt inanç siste­mine dayanıyor. İranın müslümanlaştırılmasından sonra Newroz, İslami inançlara uyar­lanarak varlığını sürdürmeyi başardı. Nitekim, 21 Mart bugün de Iranda yılbaşı olarak kabul edilmektedir. Kürtlerin yaşadığı bölgelerin de dâhil olduğu eski Büyük İran m egemen oldu­ğu tüm topraklarda, yani Azerbaycan, Afganis­tan ve Orta Asya Cumhuriyetlerinde Newroz kutlanmaktadır. Newroz yine Iran, Suriye ve Türkiye’deki bütün Kürt hareketleri tarafından ortak bir ulusal bayram olarak kabul edilmek­tedir.

Newroz’daki ayrımın bütün Kürt hareket­leri tarafından kurucu mit olarak benimsenen Kawa efsanesinde, yani bayramın neden kut­landığı konusunda düğümlendiğini söyleyebi­liriz. Kawa efsanesi eski metinler içerisinde en bütünlüklü olarak Firdevsi’nin Şehnamesinde anlatılıyor. Şehname’deki Kawa efsanesi şöyle özetlenebilir: Dehak adında zalim bir hüküm­dar vardır, şeytan onu bir şekilde kandırır ve omuzlarından öper. Dehak’ın omuzlarında iki kara yılan başı belirir. Bunları kestikçe tekrar yılan başları belirmektedir. Bunun üzerine he­kimler Dehak’a bunları kesmekle baş edemeye­ceğini, bunun yerine genç insanların beyinleriyle bu yılanları beslemesi gerektiğini önerirler.
Newroz'daki ayrımın bütün Kürt hareketleri tarafından kurucu mit olarak benimsenen Kawa efsanesinde, yani bayramın neden kutlandığı konusunda düğümlendiğini söyleyebiliriz. Kawa efsanesi eski metinler içerisinde en bütünlüklü olarak Firdevsi'nin Şehname'sinde anlatılıyor.
Böylece Dehak’ın adamları her gün iki genci öldü­rüp beyinlerini yılanlara yedirmeye başlar. Bir süre sonra sarayın aşçısının bu duruma gönlü elvermez ve gençlerden birini öldürüp diğerini serbest bırakmaya başlar, salıverdiği gencin bey­ninin yerine de koyun beyni koyar. Aşçı serbest bıraktıklarına “insanların yaşadığı yerlerde yaşama, ıssız yerlere ve dağlara git” der. Firdevsi burada “işte bugünkü Kürt kavmi bunlardan türemiştir” demektedir. Dehak’ın adamları demircilik yapan Kawa’nm son çocuğunu da almaya geldiklerinde Kawa saraya gider. O sırada iktidarı konusunda kaygı içinde olan Dehak “ileri gelenlerle” görüş­me halindedir. Bu kişilere kendisini destekledik­lerini belirten belgeyi henüz imzalatmıştır. Dehak Kawa yı huzuruna kabul eder, onu dinler ve kendi­sinin adil bir hükümdar olduğunu ve desteklenece­ğini içeren belgeyi imzalaması karşılığında oğlunu serbest bırakacağını söyler. İleri gelenler “bu doğ­ru düzgün konuşmasını bilmeyen” adamı Dehak’ın muhatap kabul etmesine şaşırırlar. Kawa belgeyi imzalamayı reddeder, orada bulunanlara bağırır ve demirci önlüğünü bayrak yaparak sarayın önünde isyan başlatır. Kawa ve ona katılanlar Dehak’tan sonra hükümdar olacak olan Feridun’un yanma giderler ve onun yanında Dehak’a karşı savaşırlar. Şehnamede Newroz kral Cemşid ile il­gili başka bir hikâye olarak anlatılmaktadır ve Feridun’un zaferinin Mihrican bayramı olarak kutlanmaya başlandığı belirtilmektedir.1

Bugün Kawa efsanesi Newroz’la birleştiril­miş durumdadır ve anlatıdaki müstakbel kral Fe­ridun kaybolmuştur. Kawa sarayın önünde büyük bir ateş yakar, dağlarda yaşayanlar da bunun isyan ateşi olduğunu anlayıp meşaleler yakarak düze inerler, Kawa’yla birlikte sarayı basıp Dehak’ı öl­dürürler. Newroz bugün Kürtler için “zalime kar­şı direniş”in kutlandığı bir halk isyanı günüdür.

Bu yazı bir mitin nasıl ve hangi süreçlerden geçerek bugünkü anlamını kazandığını, diğer bir deyişle Newroz un nasıl Kürtlerin kılındığını an­latıyor. Gerçekten de Newroz un tarihine bakmak Kürtlerin bu ülkedeki hallerini anlamak için bir prizma işlevi görebilir. Bu açıdan Kawa efsanesi hakkında Türkiye’deki Kürt hareketinin farklı dö­nemlerindeki anlatılarını incelemek Newroz mi­tinin inşa süreci ve değişen dönemlere göre neleri ifade ettiği konusunda bize ışık tutabilir.

Kawa efsanesinin ulus inşasında araç olarak kullanılmasının ilk örneğini Jin dergisi sergiledi. Dergi “Kürdistan Teali Cemiyeti” üyeleri tarafın­dan 1918-1919 yılları arasında çıkarılmaktaydı, ilk sayıdaki “Maksadımız” başlıklı yazıda dergi­nin yayınlanma nedeni şöyle anlatılıyordu:

"Jin şahsi bir menfaat için çıkmıyor. O’nun hedefi, uzun asırlardan beri ihmal edilen Kürd ta­rihsel yaşamına, ulusal haklarına, edebiyat ve sos­yolojisine dair yayında bulunmaktır. Kanaatimize göre Kürd milletine milletler topluluğunda layık olduğu mevkiyi hazırlamayı başarabilmek, asrın anlayışına uygun bir çalışma biçimini ele almakla mümkündür.2"

Türk ittihatçılarıyla aynı politik programı paylaşan Jin yazarlarının hedefi geleneksel Kürt toplumundan Avrupalı anlamda modern bir ulus yaratmaktı ve her modern ulus gibi Kürt­lerin kendi “özel günlerini” “tayin etmeye” çalı­şıyorlardı.3 Bu hedef doğrultusunda Kawa ef­sanesi, Kürtleri diğer milletlerden ayıran, Kürtlere mahsus bir “ulusal olay”ın anlatısı olarak kurulmaktaydı. “Kawa olayı tamamen farklı olarak bir yılbaşı (sersal) günü olarak anılmaktaydı.5

Bildiğimiz gibi Kürt Teali Cemiyeti hedef­lerine ulaşamadı ve Kawa efsanesine ve Newroz’a dair bu inşa çabası kesintiye uğradı. Ancak yıllar sonra İhsan Nuri Paşa başka bir girişimde bulundu. Ağrı isyanının komutanı olan İhsan Nuri Paşa, isyanın bastırılmasından sonra Iranda Kürtlerin Kökeni adlı bir kitap yayınladı. Kitabında milliyetçi bir aydın olarak ayrı bir Kürt milletinin varlığını kanıtlamaya çalışıyordu. 

Önsöz bölümünde İhsan Nuri bu çabasını şöyle gerekçelendirmekteydi:

"Mezar taşlarıyla övünülmemesi gerektiği söylenir, ama ulusların özgürlük duygularını oluş­turmak ve güçlendirmek, atalarının şanlı geçmişi­ni bilmeye bağlıdır. ...Amacım Kürt ve Kürdistan tarihi yazmak olmayıp varlığı diğer ırklar nezdinde yok sayılmak üzere kararlaştırılan İrani köken den bir topluma hizmetim söz konusudur."6

Kürtlerin kökenini bulma çabası İhsan Nuri'yi de Kawa efsanesine ulaştırdı. Ancak Ih­san Nuri Kawa efsanesinin kudanacağı günü “Tol Hıldan” bayramına göre belirledi. Yenilmiş bir is­yanın komutanlığını yapmış İhsan Nuri için “in­tikam alış” anlamına gelen bu bayram efsane için daha anlamlı gelmiş olmalı. Ayrıca Newroz un İran edebiyatındaki geniş yerini, dolayısıyla sade­ce Kürdere özgü bir bayram olamayacağını dü­şündüğü de kitabından anlaşılıyor. İhsan Nuri'nin mit inşa etme çabası kendine bir ses bulamadı çünkü kitabı Türkçe'ye ancak 1977'de çevrilebildi. Bu dönemde sosyalist ve anti sömürgeci bir çizgi­de yer alan Kürt örgüderi Kawa efsanesini yepyeni bir biçimde inşa etmişlerdi bile. Öncelikle New­roz bayramı ve Kawa efsanesi birleştirilmişti.7 Dahası Kawa artık “ezilen Kürt halkının, önlüğü­nü bayrak yaparak direnen proleter öncüsüydü. Öyle ki adını efsaneden alan Kawa dergisi de­mirci Kawa'yi “Kürdistan'ın Spartaküs u” olarak tanımladı.8 Rızgarî dergisindeki bir yazıdan alı­nan aşağıdaki pasaj bu yeni ruhu açık bir biçimde yansıtmaktadır:

...Devrimciler, kendi halklarının demokratik muhtevalı değerlerinin mirasçılarıdırlar. Kendi tarihi geçmişi üzerine oturmayan ve tarihindeki devrimci değerlerin, oluşumların mirasçısı olma­yan bir hareketin başarı şansı azdır. Eksikliğine, aksaklığına rağmen geçmişe sahip çıkmak ve bunu günümüzün bilimsel teorik belirlemeleri içinde erite­rek tekrar halka götürmek zorunluluğu vardır.
Rızgari'nin özgürlüğe ve zulme başkaldırıyı simgeleyen ateşlerin yakıldığı Newroz gününde çıkı­şı bir tesadüf değildir. Üstlenilen görevin bir ürünü­dür ve bir parçasıdır.
Birçok neden ile birlikte Newroz da barbar­lığa ve zulme karşı isyanın yol göstericisi olmuştur. Sosyal hayatta derin izleri bulunan mitolojik bir simgedir Newroz. Newroz emperyalist-sömürgecilerin baskı ve zulümleri için tek başına bir neden değildir. Saldırılan bir hedef kapatılması gereken bir gediktir. Çünkü Newrozda Kürtler, gaddar; despot bir hükümdarı hatırlarlar. Bu hükümdar; Dahak’tır. Dahak’ın omuzlarındaki iki yılana her gün Dahakin cellatlarının iki genç insanın kafasını kopardığını bilirler. Ve bilirler ki, hiç bir müstebit, halkları ebediyen zincire vuramaz. Bir Kawe çıkar; demirci Kavoey yıkar saltanatını D ah aklların. Önlü­ğünü bayrak yaparak halkların o harikulade gücünü kale burçlarına diker?

Bu dönem 12 Eylül 1980 askeri darbesiyle sona erdiğinde Newroz artık Kürt hareketlerinin yanı sıra Türkiye’deki sosyalist hareketler tarafın­dan da biliniyor ve benimseniyor­du. Ancak Newroz’un geleneksel olarak kutlandığı yerler dışında10 halk arasında yaygın olarak kut­lanmaya başlandığından söz etmek mümkün görünmüyor. Newroz’a dair etkinlikler Kürt örgütlerinin düzenledikleri geceler ve yaptıkları eylemlerle sı­nırlı kalmıştı.

Nevvroz'un inşasındaki başarı karşısında devletin yaklaşımı şiddetle sınırlı kalmadı, bu alternatif hikâyeyi soğurmaya yönelik aktif bir tutum izlendi.

Devrimcilerin Newroz heyecanını halkla paylaşabilir hale gelmeleri 12 Eylül darbesin­den sonra mümkün olabildi. Darbe döneminde Diyarbakır cezaevindeki işkenceler sonucunda 21 Mart gününde kendini asarak intihar eden Mazlum Doğan direnişin simgesi haline geldi ve PKK tarafından “Çağdaş Kawa” olarak ilan edil­di. PKK söylemindeki Çağdaş Kawa da yoksuldu ancak “proleter bir öncü” olmaktan daha çok “yok edilmeye çalışılan Kürtlük’u diriltmek için ken­disini feda etmiş bir kahramandı. Newroz günleri “zalimT.C.’ye karşı ayaklanma (serhıldan) günle­ri olarak tanımlandı ve Newroz, bir direniş miti olarak PKK söyleminin merkezine yerleştirildi.


Öyle ki, parti kırmızı yıldızın ortasında orak çe­kiç figürü olan bayrağını 1995 yılında yine kırmı­zı yıldızın ortasındaki Newroz ateşini simgeleyen meşale figürüyle değiştirdi.

Özellikle 1990 yılından itibaren Newroz günlerinde yapılan eylemler Kürt hareketinin kitleselleşmesinin bir göstergesi haline geldi. Güvenlik güçleriyle yaşanan çatışmaların şiddeti ya da daha genel olarak Newroz’un nasıl geçtiği, takip eden günlerde Kürt sorununa dair tartışmaların hızlanmasına zemin yaratır oldu. Diğer yan­dan devlet görevlilerinin bayramı Nevruz adıyla resmi olarak kutlamaya başlaması ve bu kutlama­larda Newroz’un aslında bir Türk bayramı olduğu temasının işlenmesi yaşanan çatışmaya yeni bir ideolojik boyut getirdi. Böylece Newroz, tam an­lamıyla ideolojik bir savaş alanı haline dönüştü.

Gerçekten de Newroz’un inşasındaki başarı karşısında devletin yaklaşımı şiddetle sınırlı kal­madı, bu alternatif hikâyeyi soğurmaya yönelik aktif bir tutum izlendi. Bunun için Abdulhaluk Çay’ın yıllar geçtikçe sayfa sayısı artan Türk Ergenekon Bayramı Nevruz kitabındaki iddiaları esas alındı.11 Ana akım medyanın bazı köşe yazarları tarafından bile alayla karşılanan devletin Nevruz politikası egemen ideolojinin nasıl işlediğini göz­ler önüne sermesi açısından oldukça ilgi çekiciydi. Kısa sürede uygulanmak zorunda kalınan resmi Nevruz faaliyetleri devletin ideolojik aygıtlarının neler olduğunu adeta tek tek ifşa ediyorlardı. İlk olarak 1991 yılında Kültür Bakanlı­ğı Nevruzun Türk Ergenekon Bayramı olarak ülke çapında kutlanacağını açıkladı. 1992 yılı Newroz unda bakanlığın hazırladığı bildiriler İstanbul’da polis helikopterleriyle dağıtıldı. Ba­kanlık daha sonra Newroz’un geleneksel olarak Türk kültürünün bir parçası olduğunu kanıtlama­ya yönelik yoğun bir çabaya girişti. Bu çaba kap­samında “Uluslararası 1. Nevruz koşusu”, “Gele­neksel Nevruz Yürüyüşü”, Nevruz konulu resim sergisi, Nevruz içerikli Kukla-Karagöz gösterisi, Mehter Takımı konserleri, bahar şarkıları konser­leri, halk konserleri, halk oyunları, cirit gösterileri, PTT anma pulları, Milli Piyango “Nevruz Özel Çekilişi” gibi etkinlikler yer aldı. Bunların yanı sıra, Kültür Bakanlığı, çeşitli ülkelerdeki kutla­malar hakkında broşürler ve “Ergenekon’dan gö­çen Kızılderililerin Nevruzu nasıl kutladıklarını anlatan Kaya ile Sinan Nevruz Şenliklerinde gibi okul kitapları hazırladı. 1993 yılındaki Alparslan Türkeş’in düzenle­diği Türk Kurultayı devletin Nevruz politikasında önemli bir yere sahiptir. Dönemin Cumhurbaş­kanı Turgut Özal, Başbakanı Süleyman Demirel, KKTC cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, Başbakan yardımcısı Erdal İnönü, Kültür bakanı Fikri Sağ­lar ve diğer devlet erkânının katıldığı kurultayda­ki ana tema yeni dağılmış olan Sovyetler Birli­ğinden ayrılan Türki Cumhuriyetler ile kültürel ve ekonomik ortaklık oluşturmaktı. Liderler hep beraber demir döverek Ergenekon efsanesinin aracılığıyla Türk birliğinin önemini vurguladılar.

1995 yılından itibaren Atatürk Dil ve Ta­rih Yüksek Kurumu’na bağlı olan Atatürk Kültü: Merkezi Başkanlığı (AKMB) “kavramların bula­nıklığını gidermek gerektiğini” ifade ederek resm Nevruz faaliyetlerinin öncülüğünü üstlendi.12 Ku rumun düzenlediği uluslararası kongrelere devle erkânının yanı sıra Türki cumhuriyetlerden akademis­yenler de katılıyordu. Ayrıca AKMB tarafından Nevruzun Mete Han’dan beri Türk bay­ramı olduğunu iddia eden dergi ve kitaplar yayınladı ve Newroz eylemlerinde sıkça kullanılan sarı kırmızı yeşil renklerinin de Türk renkleri olduğu ilan edildi.13 Resmi Nevruz faaliyetleri arasında en ilgi çekici olanlardan biri de kuşkusuz Diyanet İşleri Başkanlığının yayınladığı “ulusal birlik ve beraberlik” temalı Nevruz hutbeleriydi. Bu hutbe­ler Nevroza dair resmi söylemi ve bu söylemdeki değişimleri aynen yansıtıyorlardı. Çeşitli üniversi­telerden öğretim üyeleri Nevruzun bir Türk Ergenekon bayramı olduğuna dair açıklamalar yaptılar, hatta bazıları resmi Nevruz kutlamalarına ateşin üzerinden Mehter Takımı’nın çaldığı hücum marşı ve öğrencilerin “Allah Allah” nidalarıyla atlayarak aktif olarak katıldılar, valilerle birlikte kampüste demir dövüp yumurta tokuşturdular. Ordu görevli­leri de, devlet protokolüne uygun bir biçimde vali­liklerin Nevruz kutlamalarına katıldılar. Bugüne gelindiğinde resmi Nevruz kutlama­ları protokol olarak sürse de devlet yetkilileri Newroz üzerine olan ideolojik savaştaki eski coşkularını yitirmiş görünüyorlar. Ote yandan, Türkiye’nin her yerinde milyonlarca Kürt Newroz’u kutluyor ve Newroz’un bir Kürt bayramı olduğu artık yaygın olarak ka­bul görüyor.

Yaklaşık olarak yüz yıl­lık bir zaman dilimini kapsa­yan bu sürece baktığımızda Newroz’un Kürt hareketleri tarafından hegemonik kültür­de yeri bulunmayan ya da göz ardı edilen bir öğe, bir alterna­tif hikâye olarak ele alındığını görmekteyiz.14 Bu özelliğiyle Newroz karşı-hegemonya yaratmayı mümkün kılan bir araç olarak değerlendirildi. Kürt devrim­cilerinin örneğin Selahaddin Eyyubi gibi tarihsel bir figür yerine tekrar ve tekrar demirci önlüğünü bayrak yaparak zalim krala karşı isyan başlatan Kawa’ya referans vermeleri Kürtlerin kendileri­ni içinde buldukları toplumsal gerçeklikten, yani Kürtlerin maruz kaldığı zulümden ayrı düşünülemez. Bu açıdan Newroz, Walter Benjamin’in ifadesiyle “tek bir felaket”ten ibaret olan “tarihin sürekliliğini parçalama” girişimi olarak da oku­nabilir. Benjamin şöyle ifade ediyor bunu; “Her takvimin ilk günü, tarih içinde zamanın akışını değiştiren makine işlevi görür. Bayram günleri, anma günleri olarak tekrar tekrar karşımıza çıkan aslında hep aynı gündür.”15 Türk Ergenekon Bay­ramı olan Nevruz ise zulmü sürdürme çabasından başka bir şey değildir. Bana göre Newroz’daki “w” işte bunları ifade ediyor.



DİPNOTLAR



  1. Şehname’den alıntılar için bkz. Warner, A. G. and Warner, E. 1909. The Shahnama of Firdausi. London: Kegan Paul, Trench, Truebner and Co.

  1. Dergiden yapılan alıntılar dil açısından sadeleştirilmiştir. Yapılan alıntının özgün hali şöyledir: ‘Jm şahsi bir menfaat için çıkmıyor. O’nun hedefi, uzun asırlardan beri ihmal edlen Kürd hayat-ı tarihiyesine, hukuk-ı milliyesine, edebiyat ve içtimaiyatına dair neşriyatta bulunmaktır. Kanaatimize göre
Kürd milletine cemiyatgah-ı milelde layık olduğu mevkii ihzare zaferyab olabilmek, asrın telakkilerine muvafık bir tarz-ı mesai ittihazıyle kabildir. Bozarslan, M.E. 1985-7. (Trans.) Jin, Vol. 1,2,5. Uppsala.

  1. Özellikle bkz. Memduh Selim, “Eyyam-ı Mahsusamızı Tesbit Meselesi”, Vol. 16, Bozarslan, M.E. 1985-7. (Çev..) Jin, Uppsala.

  1. Bkz. Kürdiye Bitlisi (Halil Hayali), “Kawa Efsanesi”, Vol 1 ve Memduh Selim, “Kawe Yevm-i Mahsusu 31 Tabax (August)”, Vol. 21, Bozarslan, M.E. 1985-7. (Trans.) Jin, Uppsala.

  1. Bkz. “Sersar, Vol. 14 ve Memduh Selim, “Kawe Yevm-i Mahsusu 31 Tabax (August)”, Vol. 21Bozarslan, M.E. 1985-7. (Trans.) Jin, Uppsala.

  1. İhsan Nuri. 1976. Kürtlerin Kökeni, çev. M.Tayfun.

  1. Daimi Cengiz bu birleştirmenin İran’daki Kürtler tarafından yapıldığını ve daha sonra Irak ve Türkiye’deki Kürtlere aktarıldığını iddia etmektedir. Aktaran Gürdal Aksoy. 1998. Bir Söylence Bir Tarih: Newroz, Ankara: Yurt, s. 16.

  1. Özellikle bkz. “Sömürgecilik ve Milli Mesele”, Kava, Vol.l, 1 December 1978.

  1. Rızgari, Vol.l,March 1976.

  1. Örneğin Mehdi Zana ve Nurettin Elhüseyni 1970’li yıllardan önce de Newroz’un Silvan’da geleneksel olarak kutlandığını ve Kawa efsanesinin dengbejler tarafından anlatılıyor olduğunu belirtmektedirler.

  1. Karşılaştırma için bkz. Çay, A. M.1985. Türk Ergenekon Bayramı Nevruz. Ankara: Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü ve Çay, A. M. 1999. Newruz Türk Ergenekon Bayramı. Ankara: Tamga.

  1. Bkz. http://www.akmb.gov.tr. 13 Kurumun Nevruz üzerine olan yayınları için özellikle bkz. Reşat Genç tarafından hazırlanan Nevruz ve Renkler (1996) ve Türk Dünyası Nevruz Ansiklopedisi (2004), ayrıca Bilge Dergisi sayıları.

  1. Bkz. Williams, R. 1977. Marxism and Literature. Oxford: Oxford University Press.

  1. Walter Benjamin, 1993. “Tarih Kavramı Üzerine”, çev. Nurdan Gürbilek, Metis.

21 Şubat 2014 Cuma

Paranın 'Kadın' Üzerinden İlerleyen Saltanatı Üstüne 3 Haber

Balık için bedenini satan kadınlar: Kenya




Kenya'nın batısındaki Victoria Gölü'nün kıyılarında, yoksul kadın pazarcılar geçimlerini sağladıkları balıkları temin edebilmek için, balıkçılarla cinsel ilişkiye girmek zorunda kalıyor.


Kenya'daki bu tehlikeli ve yerleşik uygulamayı ortadan kaldırmak için bazı girişimler var. Azar azar da olsa, bu ticarete karışanların sayısı azalıyor.

Ancak 'seks karşılığında balık' ticaretinin tamamiyle yol edilmesi için, toplumun içinde cinsiyete bakışın ve kafa yapısının değiştirilmesi gerek.



Almanya, Avrupa'nın genelevi mi oluyor:

Resepsiyonda kırmızı-beyaz bornozlar içinde adamlar dolaşıyor. Barda sigara dumanları arasında yüksek topuklu ayakkabılar giyen kadınlar oturuyor. Müşterilerle sohbet edip kahkaha atıyorlar.

6 milyon euroya mal olan Paradise 2008'de açılmış. İçinde bir restoran, sinema, spa ve her gün yüzlerce erkek müşteriyi ağırlayan 31 özel oda var.Burası Paradise; (Cennet) Almanya Stuttgart'ta bir genelev. Avrupa'nın en büyüklerinden biri ve yasal.

Almanya seks işçiliğini 2002'de yasallaştırmıştı.

Şimdi bu sektörün yılda 16 milyar Euro'luk bir büyüklüğe ulaştığı belirtiliyor.

Seks işçiliğini diğer mesleklerin statüsüne koymaktaki amaç, bu işi yapan kadınları aracılardan kurtarmaktı.

Almanya'da seks işçileri sigortalı olarak çalışıyor, devletin sağlık sigortası sisteminden yararlanabiliyor.

Berlin'de çalıştığı genelevden iki yıl önce Stuttgart'a gelen 22 yaşındaki Hannah, "Kendinizi güvende hissediyorsunuz. Sokakta, birlikte olduğunuz adamla ne olacağını bilmeden çalışmak gibi değil" diyor.

Ancak Almanya'da bazı kesimler, hükümetin bu sektöre ilişkin liberal yaklaşımın başarısız olduğunu, seks işçiliğini yasallaştırmanın Almanya'yı "Avrupa'nın genelevine dönüştürmekte olduğunu" söylüyor.

Son 20 yıl içinde Almanya'da seks işçilerinin sayısı ikiye katlanarak 400,000'e çıktı.
'Mega genelevler'

Şimdi piyasada "mega genelev"lerin hâkimiyeti var. Bu genelevler, daha çok Almanya'ya otobüslerle gelen turistlere hizmet veriyor.


Buralarda çalışan kadınların çoğu Romanya ve Bulgaristan gibi Doğu Avrupa vatandaşları.

Emma dergisinin editörü, feminist yazar Alice Schwarzer, Almanya'daki seks işçiliği yasalarının İsveç'teki gibi olması için kampanya yürütüyor.

İsveç'te "seks hizmetleri" için para ödemek yasak, para almak yasak değil. Yani para ödeyen erkek cezalandırılıyor, kadın ceza almıyor.

Avrupa, giderek bu modele kayıyor. Aralarında Fransa'nın da bulunduğu yedi ülkede İsveç'teki yasaların örnek alınması planlanıyor.

İngiltere'de seks ticareti konusunda bir parlamento komisyonu tarafından başlatılan araştırmanın sonuçlarının gelecek ay yayımlanması bekleniyor. Komisyonun İsveç modelini önermesi bekleniyor.

Halihazırda İngiltere'de seks için para ödemek de, almak da teknik olarak yasal. Ama seks için aracılık yapmak, genelev çalıştırmak ve seks işçilerinin sokaklarda müşteri araması yasak.

Ancak Avrupa'nın herhangi bir yerinde yasaların sıkılaştırılması, insanları diğer ülkelere yöneltiyor.

Almanya'da Fransa sınırı yakınlarındaki genelev sahipleri, seks işçiliğiyle ilgili yeni yasaların yürürlüğe girmesinden sonra Fransa'dan müşteri akını yaşanmasını bekliyor.

Stuttgart'taki Paradise genelevi, bir zincirin parçası.

Orta Avrupa ülkelerinde dört genelevi daha olan şirket, Saarbrucken kentinde, sınırın birkaç yüz metre yakınlarında yeni bir genelev açmaya hazırlanıyor.


Şirketin pazarlama müdürü Michael Beretin, "Fransız yasalarında yapılacak değişiklikle, seks için para ödeyen erkekler cezalandırılacak. Bu bize piyango çıkması gibi bir şey. Fransız müşterilerin sayısı artacak. Bu yüzden yerimiz harika" diyor.


Saati 80 dolara profesyonel kucaklama: ABD


Seks için para ödemek ya da para karşılığı cinsel ilişkiye girmek yeni değil; hatta buna dünyanın en eski mesleği deniyor.

Peki ama kucaklaşmak, ya da birine sarılmak için para ödeyen olur mu?

New York'ta Ali C. adlı bir kadın, saati 80 dolara kucaklaşma, sarılma hizmet veren bir şirket kurdu.

Ali C. verdiği hizmetin kucaklaşmadan öteye gitmeyen bir iş olduğunu önemle vurguluyor.

18 Şubat 2014 Salı

oyy


Dostluk nedir?/İbrahimTenekeci



Ömer Nasuhi Bilmen'in Büyük İslam İlmihali'ni okurken, şu hadis-i şerifle karşılaştım: 'Eski dostluğu devam ettirmek, imandandır.'

'Dostlukta kıdem esastır' nasihati gereğince, hemen üç kadim dostumu aradım ve Peygamber Efendimizin bu mübarek sözünü onlarla paylaştım: Ahmet Murat, İbrahim Paşalı ve Tarık Tufan.

İnancıma göre, dostluk, bir nasip meselesidir ve insanın dışında gelişir. Şununla dost olayım deyip olamazsınız. Dostluk, Lütfi Bergen'in o güzel ifadesiyle söylersek, yürürken belirginleşen bir şeydir. Bir de hatırlatma: 'Katlandığımız değil, razı olduğumuz insanlar dostlarımızdır.'

'Önce refik, sonra tarik' denilerek, yola çıkacağımız insanları dikkatli ve rikkatli seçmemiz tembihlenir. İlk olarak şunu söyleyelim: 'İnsanı, yol değil, yol arkadaşları yorar.' Yola çıkacağımız insanları yüzde yüz isabetle seçme şansımız ise maalesef yoktur. Çünkü bu seçimi veya elemeyi, esas itibariyle yapacak olan bizler değilizdir; yoldur, yolculuktur. Yanımızdakinin dostumuz olup olmadığı, yolculuk esnasında ortaya çıkar. Özellikle siyasette ve ticarette, hatta edebiyatta, bu yürüyüşlerin büyük bir kısmı hüsranla sonuçlanır. Tanıdığımızı sandığımız insanları tanıyamamış olmanın üzüntüsü ve şaşkınlığı, bizi, yolculuktan daha fazla yorar. Tam da burada, Mustafa Kutlu'nun şu sorusu önemlidir: 'Kırk yıl birlikte olmuş olsak bile, bir insanı ne kadar tanıyabiliriz?' (Ezel Erverdi Kitabı, Sayfa 99)

Hep söylüyoruz, yine söyleyelim: Rakamlar maddiyatı, harfler ise maneviyatı temsil eder. Dolayısıyla, rakamlar (ve hesaplar) üzerinden sahici bir dostluk oluşmaz, sadece ortaklık kurulur. Taraflar, ancak bir harfin (anlamın) ucundan tutarlarsa, dost olabilir veya kalabilirler. Rakam ile harfi toplamaya kalkışırsanız eğer, bu işlem, sizi Nurettin Topçu'nun şu sözüne götürür: 'Menfaat yaşamak, ahlak ise yaşatmak ister. Bir arada barınamazlar.'

Madem sahici dostluklar harfler ve anlamlar vasıtasıyla kuruluyor, o halde, edebiyatçılar arasındaki bu çekişme de nedir? Böyle sorabilirsiniz.

Ne kadar ulvi amaçlarla yazarsak yazalım, sonunda, iş gelip benlik meselesine dayanıyor. Edebiyat dünyasında beş-altı senelik birlikteliklerin bile uzun sayılması, bundandır.

Peki, birçok insanın 'hesap uzmanı'na yahut 'madde bağımlısı'na dönüştüğü bir devirde, çevremizdeki insanların dost olup olmadığını nereden anlayacağız? Galiba, serinlik veriyor mu, vermiyor mu, ona bakmak gerekiyor. Said Yavuz'un da dediği gibi: Yüzler vardır, ruhun susamasını dindirir.

Yıllar önce, 'dost, her zaman taze olandır' diye yazmıştım. Bu tazeliği, ancak şöyle izah edebiliriz: 'Eski, hiç eskimeyendir.'

Kadim bir dostluğun oluşabilmesi için zorluklara, yokluklara ve imtihanlara ihtiyaç vardır. Bütün bunlardan alnının akıyla çıkan münasebete ise 'sınanmış dostluk' diyoruz. Şöyle anlatalım: Asıl marifet, bahar aylarında veya yaz mevsiminde değil, kışın açabilmektir. Yani iyi gün dostu olmak kolaydır, en mühimi, kötü gün dostu olabilmektir.

Toparlayalım: Siyasi ikbal ve buna benzer dünyevi şeyler için 'kırk yıllık dostların' birbirini yok saydığı günlerden geçiyoruz. Hesap yapmaktan iş yapmaya veya dostluk kurmaya vakit bulamayanların sayısı da her geçen gün artıyor. Bazı dost bildiklerimiz ise kırıcı, kıyıcı ve ifşa edici. Oysa dostluk, açmayı değil, kapatmayı gerektirir. Sözgelimi dostunun sırrını herkesten saklamak, ayıplarını örtmek, sözüne müdahale etmemek, iyiliğini istemek, onun hüznüyle mahzun olmak; bütün bunlar, 'dostluğun adapları' arasındadır. (Marifetname'den) Çünkü dostluk ve kardeşlik, öldükten sonra da devam eden kıymetlerimizden biridir. 'Ahiret kardeşliği' diye boşuna denilmiyor.

http://yenisafak.com.tr/yazarlar/Ibrahim_Tenekeci/dostluk-nedir/50325

Erdoğan’ın toksik suçlamalarını anlamak/ÜMİTCİZRE



Geçtiğimiz ay, Erdoğan hükümetinin temellerini sarsan en ciddi kriz olarak gündeme gelen devasa yolsuzluk skandalına kabineden 3 bakan ve yakın çevrelerindeki bürokratların isimleri karıştı. Erdoğan’ın, bir dönem askere karşı bir iktidar alanı olarak gördüğü polisi, rüşvet soruşturmasını “izinsiz” yürüttüğü gerekçesiyle radikal bir biçimde tasfiye ederek bir karşı saldırıya dönüşen tepkisi, siyaset anlayışının doğasına ve esasına dair çok şey söylüyordu.
Tepkinin en anlamlı kısmı, Başbakan’ın aralarına eski kuvvet komutanları ile genelkurmay başkanının da dâhil olduğu ve hükümetine karşı darbe planlamaktan suçlu bulunan yüzlerce subayın yeniden yargılanmasından yana olduğunu belirtmesi idi. Bir başka önemli tepkisi kurmaylarından, adeta yaraya tuz basarcasına, rüşvet soruşturmasıyla ilgili hukuki süreçleri yürütmenin kontrolü altında tutmak amacıyla iktidarın hakim ve savcı atamaları üzerindeki yetkisini genişletecek bir yasa tasarısı hazırlamalarını istemesiydi. Açıktır ki bu tepki, hükümetin kuvvetler ‘ayrılığı’ yerine ‘birliği’ tercihini doğrulayan bir hamle olarak önemli.
Erdoğan’ın bu çıkışının arka planında, AKP hükümetinin, ülke içinde muazzam bir etkiye sahip ve AKP’yi 2002’den beri her seçimde desteklemiş olan sürgündeki Müslüman lider Fethullah Gülen’in hareketi ile girdiği şiddetli ve kilitlenmiş bir mücadele var. Gülen hareketinin, orduda darbe planlayanların yargılanmasını kolaylaştırdığı düşünülmekte. Bu davaların, müdahaleci hırslarıyla kötü bir şöhrete sahip Türk ordusunun siyasal arzularını tamamıyla erozyona uğrattığı söylenemez. Ancak TSK’nın siyasal rolüne önemli oranda sınırlama getirdiği kabul edilmeli. Erdoğan’ın darbe planı yargılamalarını gözden geçirmek yönündeki en son hamlesi, Erdoğan’ın askere yönelik siyasetinde devasa bir ters dönüş yaparak Gülen hareketine karşı askeriye ile de facto bir ittifak kurması biçiminde yorumlanmakta.
Görünüşe bakılırsa Gülenistler, hükümetin İsrail’e yönelik şahin siyaseti, AB reformlarını geciktirmesi, Kürt hareketi ile uzlaşma arayışına girişmesi ve Gülenist dershane ağını kapatma planlarından ötürü Erdoğan ile bir anlaşmazlık içinde. Hareketin, polis teşkilatı ile birlikte yargının bir bölümünü Gülenci bir koloni haline getirdiği ve rüşvet incelemesini bu iki organın yardımıyla organize ettiği biliniyor. Ancak, taraflar arasındaki kavganın ideolojik olduğunu söylemek mümkün olmadığı gibi İslami anlayış ve bakış açılarındaki farklılıktan ya da İslam’ın toplumdaki rolüne dair uyuşmazlıklardan kaynaklandığını iddia etmek de doğru değil. Aslına bakılırsa Gülen’e bağlı olanların gerçek amaç ve saikleri, içerde ve küresel ölçekteki devasa siyasi ve ekonomik ağlarını himaye etmek için AKP yönetimi içinde daha avantajlı pozisyonlar kapmak olmuştur. Bunu sağlama bağlamak için yürüttükleri şiddetli bir mücadeleden söz ediyoruz.
AKP hakikati ve mitleri
Erdoğan’ın Gülen ile “karşılıklı suçlama” paketinin siyaseti geriye çeken anti-demokratik doğası, AKP’nin siyaseten riskli reformları teşvik ederken yakaladığı göz kamaştırıcı başarısının gizlediği bir şeye ışık tutuyor. AKP yönetiminin ilk başta, asker ve yargının başını çektiği Kemalist iktidar odaklarını yeniden şekillendirerek seçilmiş siviller için bir güven duygusu tesis ettiği; ve gıpta edilecek oranlarda ekonomik büyüme ve istikrar temin ederek ülkeyi bölgesel ve küresel ölçekte etkili bir aktör haline getirdiği doğru. Hükümetin, daha demokratik bir anayasa, etnik olarak Türk olmayan kimlikler ile gayrimüslim azınlıkların kültürel hakları ve başörtülü kadınlar için daha normal bir kamusal yaşam sağlama üzerine kamusal ve açık bir tartışma ortamının doğmasına önayak olduğu da doğru.
Lakin AKP hükümetinin 2010 referandumu ile 2011 seçimlerinin ardından giderek artan bir güçlenme hissiyle “U dönüşü” yaptığı ileri sürülmekte. Hâlbuki şu tespiti yapmak daha doğru olur: AKP en başından beri, demokratik söylemiyle eşzamanlı olarak militarist ve çoğulculuk karşıtı temaları kaynaştıran bir üniter devlet söylemini de benimseyegeldi. Partinin hem sevimli ve cezbedici hem de karanlık ve gayri-demokratik retorikleri bütünleştiren “çok-söylemli” bir yapıyla ve zihniyetle farklı kitlelere aynı anda farklı hitap metinleri kullandığını söylemek isabetli olur. Bununla birlikte, bu nitelendirmeyi yaparken partinin, sözümona “İslamcı gizli gündeminin” bir parçası olarak çok-parçalı bir söyleminin zaten hep var olduğu şeklindeki Kemalist iddiaları yinelememek gerekir.
Dolayısıyla iki kritik tespitten söz edebiliriz: Her şeyden önce, AKP’nin Gülene tepki olarak uyguladığı suçlama paketinin açığa çıkardığı kutuplaştırıcı ve demokrasiden uzak retorik, bir zamanlar daha ılımlı, orta yolcu ve popüler bir hükümetin “normalinden” sapması değildir. Aynı varoluşun ayrılmaz bir parçasıdır. İkinci olarak, Erdoğan’ın AKP’sinin tedirgin edici siyasal niteliklerinin kökleri “İslamcılığa” değil, rejimin bağımsızlıktan bu yana on yıllar boyunca yerleştirdiği bazı temel, yapısal ve kültürel “kuruluş kusurlarına” ve köklü gayri-demokratik alışkanlara ve geleneklere dayanmaktadır. Dolayısıyla, Erdoğan hükümeti, Türkiye’nin Kemalist ya da anti Kemalist, merkez sol ya da merkez sağ, orta yolcu ya da radikal çizgide olan aktörlerinin hiçbirisinden çok farklı bir siyaset anlayışına sahip değil.
Erdoğan’ın Gülenistlere karşı suçlama paketinin içerdiği karanlık söylem, rejimin, toplumdaki çeşitlilikleri ve farklılıkları “ahlaki” olduğu kadar “yasal” olarak da kabul etmeyi reddedegelen antidemokratik DNA’sını işaret ediyor. Bu DNA, resmi ve gayriresmî öğreti ve toplumsallaşma örüntüleri aracılığıyla hayatın her seviyesine, neredeyse bütün bireysel zihinlere ve siyasi platformlara derinden yollar açarak ulaşmış ve kodlanmış durumda. Ülkede muhalif duruşta olan taraflar arasında çok az sayıda buluşma noktası ve mutabakat arama mekanizmasına izin veren bir siyasi gelenek ile bir araya gelince sonuç şu oluyor: temsil ettikleri görüş/vizyon ne olursa olsun tüm siyasi aktörler bir “ak-kara” demagojisinin içerisine sıkışarak, otoriteryen duruşlarını, belirgin bir fikirden yoksun olma anlamında ideolojik yoksulluklarını ve gerçeklikten kopuşlarını kamufle eden bir çeşit “pragmatizm”i benimsiyorlar.
AKP’nin de bu durumdan bir farkı yok. Hükümetin medyaya saldırması; herhangi bir muhalefete karşı mutlak tahammülsüzlüğü; Aralık 2011’de Kürt bölgesindeki Uludere’de silahlı kuvvetlerin 34 sivili bombalayarak öldürmesi konusunda sorumluluk kabul etmeyi reddetmesi; Haziran 2013’teki Gezi Parkı protestolarında, polisin şiddetin en kötü aşırılıklarını sergilemesine izin vererek tek bir polis memurunu bile şimdiye kadar “tasfiye etmemesi;” ister öğrenci, ister Kürt aktivist olsun, sürekli olarak muhalif grupların gözaltına alınmaları ve tutuklanmaları ve Başbakan’ın silahlı kuvvetler ve üst komutayla ilgili konularda övücü ve kaçamak söylemleri. Bunların hepsi benim kuşağım için çok bildik klasik birer siyasetçi söylemi ve davranışı. Herhangi bir kopuşun veya bir sapkınlığın göstergeleri olmaktan çok, bizatihi Cumhuriyet’in iktidar kavramından kaynaklanmaktadır.  
Anksiyete siyaseti
Bununla birlikte, adil olmak gerekirse, AKP’nin, devletçilik karşıtı reformlarının gerçekten daha önce hiç tanıklık etmediğimiz özgün nitelikleri var.
Ordunun siyasi gücünün azaltılmasını ele alalım: Cumhuriyetçi koşullandırmanın bir sonucu olarak, parti yönetimi, askeriyenin rolünü ve görevlerini yeniden şekillendirmeyi subaylara bırakarak ve onlarla itiş-kakışsız rahat bir birlikte bir varoluşu sürdürmeyi gerçekten tercih ederdi. Ancak rahatını bozarak bir şeyler yapmaya mecbur edildi. 
Üstelik liderlik, Türk Silahlı Kuvvetleri üzerinde sivil üstünlüğünü bir miktar tesis etmek için eşi benzeri görülmemiş bir adım attı. Bunu demokratik sivil yönetime kendisini tamamen adadığından değil, laik düzenin (ordu, yargı ve sonrasında Cumhurbaşkanı Sezer) Erdoğan yönetimine kibirle ve aşağılamayla tavır alması ve partinin varlığını sona erdirmekle tehdit edip amansızca saldırması karşısında mecbur bırakıldığından yaptı. Laik düzenin anksiyetesinin (endişe diyelim) gerekçesi, AKP’nin, subayların koruduğu laik devleti İslamileştirmeye çalışan bir hükümet olmasıydı. 
AB’ye uyum sağlayan reformlar, AKP’nin “hayatta kalma” politikası ya da kendi endişeleriyle başa çıkma stratejisiydi. Bu süreçte, ülkenin sanki büyülü bir el değmişçesine demokratikleştiği “mit”i yaratıldı. Bu noktada dikkatli olmalıyız: benzeri görülmemiş “demokratik” atılımların altında bu partinin imzası olduğunu yadsımıyoruz. Bununla birlikte, parti tutarlı bir “demokratikleşme” projesine sistematik ve entelektüel bir taahhütte bulunmamıştır. En fazla, sadece seçilmiş sivillerin geleneksel güçsüzlüklerini alt etmek için sistematik bir mantık içermeyen reformlar ortaya çıktı ve böylece hükümetin, muhafazakâr seçmen kitlesine artan dini ve kişisel özgürlüklerinden faydalanması için bir rahatlama alanı açmasına izin verildi. 
AKP’nin iktidara yükselişi karşısında laik düzenin aktörlerini “endişeli modernler” olarak adlandıran entelektüeller, “endişeli modernlerin” tepkilerinin AKP tarafı üzerindeki etkileri hakkında hiçbir zaman etraflıca kafa yormadılar. Tarih bize, “anksiyete siyaseti”nin gerek tepkili “endişeli” taraf, gerekse endişelerin kaynağı addedilen ve bundan etkilenen taraf açısından nadiren iyi bir şeyler ürettiğini anlatır. Siyasetin bu türü daha çok, iktidar fetişizmini, narsisizmi, eleştiriye tahammülsüzlüğü ve gerçek dışı kurgusal bir demokrasiyi sanki gerçekmişçesine kutlamayı getirir. Anksiyete, korku, intikam ve karşılıklı suçlamalarla yürütülen siyaset, yalnızca kutuplaşmayı ve devlet güvenliğini teşvik eder, özgürlükleri değil. 
Neoliberal muhafazakârlık
Neoliberal politikaların izini 1980 Darbesi’ne ve onu takip eden esasen merkez sağda milliyetçi bir yapı olan Anavatan Partisi’nden neşet eden bir mirasa sürmek doğru olur. Fakat 2002’den bu yana gerçekleşenleri özgün kılan husus şu: ilk kez, neoliberal piyasa siyasetleri, 1980 dönemi sonrasından daha etkili bir biçimde, pragmatizmi, Osmanlı nostaljisi ve Sünni hassasiyetlerle rahatlıkla birleştiren ve dizginsiz kapitalist piyasalaştırmanın büyüyen faydaları sayesinde popülist reformizmi başarıyla uygulayan ve bu arada ideolojik formasyonu müphem bırakılan bir parti tarafından icra edilmekte. “İslami” denilen doğasına gelince: AKP’nin yukarıda açıklanan ve Türkiye’deki gelmiş geçmiş tüm siyasal çizgi ve aktörlerle paylaştığı görülen çok temel karakteristikleri yönetimin İslamcı politikaları “muhafazakâr” fikirler lehine açıkça terk ettiğinin hatırlatıcısıdır.
Bununla birlikte, fikri koordinatları müphem bırakılan bir partiden söz ettiğimizi hatırlatalım: AKP kendini “muhafazakâr demokrat” olarak ilan etmesine rağmen, Sünni İslamcı ontolojiyle yakınlığını muhafaza etmektedir. Buna ek olarak, Türkiye’nin katı Soğuk Savaş dönemi partilerininkine yakın bir şevkle devlet güvenliği genişletilirken, sınırsız piyasalaştırma ve — sürekli ve tutarlı olmasa da — arada Batı demokrasisi idealleri vaat edilmekte. Yönetimin beyanlarında her hanede en az üç çocuğun olduğu dindar bir yeni nesil yetiştirilmesinin istendiği duyulabilmekte; Başbakan’ın işaretiyle, devlet hastanelerinde, kürtaj ve sezaryen operasyonlarının tasvip görmediği bir dönem başlatılmıştır ve içki satışı, tüketimi ve reklamlarının kontrolleri, yasal değişikliklerle sıkılaştırılmış durumdadır. Ancak bu ahlakçı salvolara rağmen, laik muhalifler bile devletin sistematik olarak İslamileştirilmesi konusunun geçerli olmadığını kabul etmekteler. 
Yolunu kaybetmek mi? Peki ya sonra?
Bunun yerine ortaya çıkan şey ise “eski” devlet hâkimiyetinin bazen anti-Kemalist ve hak temelli, bazen ise ahlakçı ve demokratik olmayan söylemlerde gizlenerek yaşamlarımız üzerinde bildik baskısını genişletmesi. Artık, bu hükümetin belirli fikirlere ve bir vizyona, herhangi bir şeyin sistematik eleştirisine, herhangi bir metne sadık kaldığını söylemek mümkün değil. Bu yüzden, hükümetin belirli bir istikamete doğru ilerlediğini de söyleyemeyiz. Bununla birlikte, popüler desteği toplamaya devam edebildiği sürece, aynı söylemi ve izleği sürdürebilecek ve bunda başarı sağlayabilecektir. 
Peki, nasıl? AKP’nin çelişkileri, tutarsızlıkları ve toplumu bölen retoriği hem kimliğinin ta kendisi hem de kimlik yoksunluğunun; hem başarılarının hem de başarısızlığının kaynağı. Partinin kitleler nezdinde gördüğü rağbet ve aynı zamanda topladığı antipati de yine bu müphem söylemin bir ürünü. Olumlu yönden bakılacak olursa, bu muğlaklıklar ve çoğul söylemler, birden çok meseleye bağlılık duyan, çok katmanlı kimliklere ve çevresel ‘network’lere sahip, ne olduğu ve olacağı “bilinmez-kestirilemez” bağlamlarda yaşayan, sosyal parçalanmaya ve siyasal çözülmeye maruz kalmış kitlelere hitap etme enerjisinin ve kapasitesinin de kaynağıdırlar.
Erdoğan’ın karmaşık ve tutarsız görünen söylemi, gerçek “hayat”ın kendi tutarsızlıkları ve muğlaklıklarına tekabül ediyor. Bu yüzden, Erdoğan’ın ismi, milyonlarca insanın tarihsel tahayyülüne, Türkiye’nin hatırı sayılır laik toplumsal kesimi için Atatürk neyi temsil etmekteyse, ona benzer bir biçimde kazınıyor.

http://www.agos.com.tr/haber.php?seo=erdoganin-toksik-suclamalarini-anlamak&haberid=6593

Bağışlayın Gözlerimdeki Kırmancı/Mehmet Çetin


kovulduğum kırları alıp geldim kentinize 
bağışlayın başınıza bela öfkemi 
orman kalmadı yanacak, biliyorum 
ev kalmadı yakılacak ki babam da öldü 
biliyorum ama bir bekleyen var gibi orada 
o dağları o baharı bekleyen ölümlü gözlerle 
kovulduğum kırları da alıp geldim kentinize 
dağ kokuyor demek güç şu soluğum için 
belki inilti ve sümbül ve kan gibi bişey 
ki dağlarından bıçaklanınca bir halk 
çığ düşüyor düşlerine çünkü üşüyor 
soğuk masal ve tarih kağıdı gibi 
körleşen gözleri önünde annemin 
ölüyor babam göz göre göre sürgün öldü 
soğuk bir damga oluyor ömrüme bu ölüm 
biliyorum bu kent sizin bu heykel bu sanrı 
yıldız yalnızlığı bu gökavuntusu gecemi 
alıp çocukluğum gidecek gecenizden 
bağışlayın gözlerindeki kırmancı 
doğduğu ev yıkıldı ormanı yakıldı kovuldu 
çocuk gözleri bu yüzden hep yurtsuz kaldı 
kuş ormanına kaçan ay ve şarkı ve ahı 
alıp gideceğim yeryüzünden giderce 
düşün ve bağışlayın beni o isli yüzünüzden