24 Temmuz 2014 Perşembe

" Kardeşim bu akşam Kadir Gecesi'dir beni camiye götürmeni istiyorum"






‘‘Nazım Hikmet, Nisan 1957'de Bükreş'e geldiğinde Romanya Komünist Partisi tercüman olarak beni görevlendirdi. Nazım Hikmet, Athena Palace Oteli'ndeki odasında bana ‘Kardeşim, bu akşam Kadir Gecesi. Bu akşam beni camiye götür' dedi. Onu Komünist Partisi'nin bilgisi dışında, gizlice Carol Camisi'ne götürdüm. Ama orada başıma neler geldi neler...'' Prof. Mustafa Mehmet yıllarca sakladığı bu sırrı anlatırken heyecandan terliyordu. 





Yıl 1957, Ramazan ayının 27'nci günüydü. Romanya Bilimler Akademisi Tarih Enstitüsü'nde çalışıyordum. Enstitü Müdürü beni odasına çağırınca çok heyecanlandım. Komünist rejimde bir işçinin müdürü tarafından odasına çağrılması pek hayra alamet değildi çünkü. Bana ‘‘Otur'' dedi. ‘‘Scinteia Gazetesi'ni okudun mu?'' O gazete İşçi Partisi Merkez Komitesi yayın organıydı. Evet, dedim. ‘‘O zaman Nazım Hikmet'in Bükreş'te olduğunu duymuşsundur'' dedi. Beni şöyle aşağıdan yukarı doğru süzdü. ‘‘Hemen evine git, elbiselerini değiştir ve Athena Palace Oteli'nde kalan Nazım Hikmet'in yanına git. Nazım Hikmet Türkçe bilen biriyle konuşmak istiyormuş. Ne isterse ona göre hareket et.'' Ardından ‘‘Bize de bilgi ver'' diye ekledi. 



Athena Palace Oteli'nde Nazım Hikmet'in odasının kapısını ürkek ürkek tıklattım. Kapıyı kendisi açtı. İriyarı bir insandı. Çok heyecanlanmıştım. İçimden ‘‘Ey garip Mustafa, sen nire, Nazım Hikmet nire'' dedim. ‘‘Türkçe konuşan sensin değil mi?'' diyerek beni odasına buyur etti. Odada Ankara mı, İstanbul mu bilemediğim bir radyo çalıyordu. Yanında sonradan adını yanlış hatırlamıyorsam Galina (Nazım'ın doktoru ve sevgilisi Galina Grigoryevna Kolesnikova olsa gerek) olduğunu öğrendiğim hanım da bana tebessüm etti. 



ŞOFÖR GİTTİĞİMİZ YERİ BİLSİN İSTEMEDİ



Nazım Hikmet bana ne iş yaptığımı sordu. Gözlerinden Türkçe bilen biri ile konuşmanın mutluluğunu okuyordum. Birden sandalyeden ayağa kalktı ve bana tok bir sesle ‘‘Oruç tutuyor musun?'' dedi. ‘‘Kardeşim bu akşam Kadir Gecesi'dir. Beni camiye götürmeni istiyorum.'' 



Şaşkınlık içinde, olur efendim, diyebildim. İçimden, ‘‘Allah Allah! Koskoca bir komünist nasıl olur da...'' diye geçirdim. Siz akşam ezanından sonra hazır olun, dedim. Devlet ona bir araba tahsis etmişti. Teravihe kadar camiyi ziyaret ederiz diye anlaştık. Odadan çıkınca beni bir panik aldı. Teşkilata haber versem bir türlü, vermesem bir türlü. Şimdi yıkıldı orası ama Carol parkının içinde bir göl, ortasında bir adacık, onun üstünde de şirin bir camimiz vardı. İmama önceden haber verdim. Çok önemli bir misafiri akşam ile teravih namazı arasında camiyi ziyarete getireceğimi ve küçük bir mevlit programı yapmasını istedim. 



Nazım ve yanındaki hanımla camiye doğru yola çıktık. Nazım Hikmet, gittiğimiz yeri şoförün bilmesini istemiyordu. Arabayı camiye uzak bir yerde durdurttu, şoförü yolladı. Cami yarıya kadar doluydu ve mevlit okunuyordu. Nazım Hikmet için caminin ortasına bir sandalye konulmuştu. Nazım sandalyeye oturdu. Yanındaki hanım ise ayakta durdu. İmam bana mevlitten kısa bir parça okumamı istedi. Ben de Ey Azizleri okudum. Nazım dinledi. Sonra cemaate ünlü şairin aramızda bulunduğunu duyurdum. İşte bu sırada Nazım kalkıp, cemaate ‘‘Ben komünistim. Ama sizleri böyle cami gibi kutsal bir mekanda derli toplu görmekten son derece mutlu oldum ve çok duygulandım'' dedi. 



CAMİDEN ÇIKINCA FENALAŞTI, YIĞILDI



Vedalaştık ve camiden çıktık, köprüyü geçtik. Birkaç adım attıktan sonra Nazım sendelemeye başladı. Eliyle göğsünü tuttu. ‘‘Kardeşim ben ölüyorum'' dedi. Yere doğru yığılırken, bir kolundan ben diğer kolundan ona eşlik eden hanım zorlukla doğrultup parktaki bir kanepeye yatırdık. Hayatımın en güç anlarını yaşıyordum. İçimden ‘‘Burada ölürse ben Komünist Partisi'ne ne derim'' diyordum. ‘‘Onu neden camiye götürdün'' diye sorduklarında ne cevap verecektim? Yanındaki kadın Nazım'ın başını dizlerine koydu. Çantasını karıştırıp bir ilaç verdi, taksi çağırmamı istedi. Nazım arabaya biner binmez nefes almakta zorluk çektiği için bütün camları açmamızı istedi. Şoföre bizi ormanlık Herastrav Parkı'na götür dedim. Nazım biraz açılır gibi oldu. Karnının aç olduğunu söyleyerek gittiğimiz yerde lokanta olup olmadığını sordu. Lokantada kendine geldi. 



Dört ay sonra Nazım Hikmet'le bir kez daha karşılaştım. Akrabalarımı ziyaret etmek için Bulgaristan'a gitmiştim. Eski bir gazeteci arkadaşımla Sofya'da buluştum. ‘‘Tam zamanında geldin. Sana bir sürprizim var'' dedi. Beni Sofya'nın en lüks lokantasına götürdü. Uzun bir masada Nazım Hikmet Bulgar yazarlarıyla dondurma yiyordu. Kollarını sıvamış dondurmayı kaşıklarken, göz göze geldik. Beni kucaklayıp, ‘‘Kardeşim, beni sen kurtardın'' dedi. Arkadaşımın Bükreş'teki olayları bilmesini istemediğim için, Nazım'ı Bükreş'te görmüştüm, kısa bir tanışıklılığımız olmuştu, diyerek vaziyeti geçiştirdim.






9 Temmuz 2014 Çarşamba

denize atılan bir şişe...








'ey karşısında vecitli saatler yaşadığım eski dostum kâğıt! ne zaman dertlerime kulak verecek, ne zaman kafamdakilere makes olacaksın? fikirler kelebekler gibi, onları hafızaya iğnelemeye kalkınca bir toz yığını haline geliyorlar... yazabilsem benim de hürriyetim olacak. belki yaşadığımı ve yaşamaya layık olduğumu hissedeceğim. bu zavallı satırların hiçbir okuyucusu olmasa bile. denize atılan bir şişe onlar. belki dalgalar asırlarca sonra aşina bir ele tevdi edecek onları... radyoda örümcek ağına benzeyen sesler... bunları senin için yazıyorum, meçhul dost. bu bir davet, sevgi daveti. isterdim ki kelimeler çiçek çiçek eşiğine yağsın; isterdim ki kelimeler yıldız yıldız aydınlatsın odanı. sönen gözlerimin bütün aydınlığı kıvılcımlaşsın onlarda. kelimeler bûseleşsin ve güvercinler gibi, kuğular gibi, kırlangıçlar gibi uçsun sana... güller, menekşeler, krizantemler bir mevsimlik, kelimeler paros mermerinden daha ebedi... ama ben ne onlarla bir türbe kurmak istiyorum, ne bir heykel yapmak. şöhretin en azametlisi bir dakika yasamaya değer mi diyeceksiniz. doğru. yalnız kelimeler o dakikayı ebedileştirdiği ölçüde mânâlıdırlar.' (c. meriç - jurnal-1 sf. 36)


'okyanusta bir sal, salda bir yolcu ve gece... bu kitap fırtınaya tutulan o yolcunun, içine kafasındaki bütün ışığı doldurup, dalgalara fırlattığı şişe! denize atılan şişe hangi sahilde, hangi bahtiyar tarafından bulunacak... kumsalda oynayan çocuklar içindeki tomarı uçurtma mı yapacaklar? düşüncelerine inatçı bir zıpkın gibi saplanan ıstıraplardan utanıyor, utanıyor. kanatları oklarla delik deşik düşüncelerinin. onlarda ne kartal ihtişamı var, ne albatros azameti... bir zamanlar bataklıklardan enginlere bir kırlangıç gibi süzülen düşünceler... şimdi enginler sis içinde. deha, dikenli bir taç.' (c. meriç - jurnal-1 sf. 40)


'denize atılan şişe, denize değil, kör kuyuya. kuyunun sahili yok ve şişedeki kalp ve şişedeki kafa, kıyamete kadar karanlıklarda taaffüne mahkûm. zavallı, zavallı çocuk!' (c. meriç - jurnal-1 sf. 366)

20 Haziran 2014 Cuma

Cemal SÜREYA'nın Ahmed ARİF yazısı

[Bold vurgular bana aittir.]

«Bir şair: Ahmed Arif
Toplar dağların rüzgârlarını
Dağıtır çocuklara erken»


«Hasretinden Prangalar Eskittim» kitabıyla Ahmed Arif’in şiiri de gün ışığına çıktı. Böylece Ahmed Arif’in Türk şiirinde zaten öteden beri sağlamış bulunduğu yer, okurun gözünde de matematik bir kesinlik kazandı. Sanırım, bu yer, bundan sonra en az tartışılır yerlerden biri olarak kalacaktır. Şu yaşadığımız günler sarsıntılı, karmaşalı günler. Çok hareketli günler. Ama bu arada fikir ve sanat hayatımızda yerleşik değerler ile yeni değerler arasında, yerleşik değerlerin kendi içinde, yeni bir trafik doğmuş bulunuyor. Şimdiye dek şu yönden bakılmış değerlere şimdi bir de bu yönden bakılmakta, dayanıksız değerler ufalanmakta, silinmekte, çok şeyin hesabı görülmektedir. Ayrıca sağlam değerler yerlerini bulmaktadır, ya da bulmaları için pek bir şey kalmamaktadır. Bunun için, iyidir diyorum, bu sarsıntı, bu karmaşa. Daha önce şairler arası bir «pazarı» olan Ahmed Arif de bu arada bu durumdan fırlayıp okura uzanmak olanağını buldu, ya da gereğini duydu.

Ahmed Arif Diyarbakır’lı. İlk şiirleri 1948-1951 yılları arasında bir iki dergide göründü. O günlerde kendisi Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesinde, felsefe bölümünde öğrenciydi. Sonra tutuklandı. İlk şiirlerini ortaya çıkardığı sıralarda Orhan Veli ve arkadaşları şiire iyice hâkim görünüyorlardı. Garip dönemi bitmiş, Sabahattin Eyuboğlu'nun deyimiyle “halk olarak sanatın” dolaylarında dolaşılmaya başlamıştı. Bütün gençler, bütün yeni yetmeler Orhan Veli'ye, Oktay Rıfat'a, Melih Cevdet Anday'a öykünüyordu. Sanki şiir yalnız onların yazdığıydı; onların yazdığından başka şiir olamazdı sanki. Gençlerin bu bilinçsiz tutumu şiirimize zararlı olmuştur. Ama genç sanatçıların çoğu böyle olmakla birlikle, aralarında kendi çıkış noktalarını geliştirmeye çalışan, Orhan Veli ve arkadaşlarına pek kulak asmayan kimseler de yok değildi. Ahmed Arif’i de bunlardan biri olarak görüyoruz. İlk şiirinde bile. Gariple gelen şiirin içeriğine aldırmamıştır. Önerilmekte olan ve bir çeşit şiirsiz şiir diyebileceğimiz hareketi umursamadan kendi doğrultusunda çalışan birkaç şairden biri de odur.

Ahmed Arif’in şiiri bir bakıma Nâzım Hikmet çizgisinde, daha doğrusu Nâzım Hikmet'in de bulunduğu çizgide gelişmiştir. Ama iki şair arasında büyük ayrılıklar var. Nâzım Hikmet, şehirlerin şairidir. Ovadan seslenir insanlara, büyük düzlüklerden. Ovada akan «büyük ve bereketli bir ırmak» gibidir. Uygardır. Ahmed Arif ise dağları söylüyor. Uyrukluk tanımayan, yaşsız dağları «âsi» dağları. Uzun ve tek bir ağıt gibidir onun şiiri. «Daha deniz görmemiş» çocuklara adanmıştır. Kurdun kuşun arasında, yaban çiçekleri arasında söylenmiştir, bir hançer kabzasına işlenmiştir. Ama o ağıtta, bir yerde, birdenbire bir zafer şarkısına dönülecekmiş gibi bir umut (bir sanrı, daha doğrusu bir hırs), keskin bir parıltı vardır. Türkü söyleyerek çarpışan, yaralıyken de, arkadaşları için tarih özeti çıkaran, buna felsefe ve inanç katmayı ihmal etmeyen bir gerillanın şiiridir. Karşı koymaktan çok, boyun eğmeyen bir doğa içinde. Büyük zenginliği ilkel bir katkısızlık olan atıcı, avcı bir doğa içinde.

1959-1962 yılları arasında Ankara'daydım, Muzaffer Erdost tanıştırmıştı bizi. Hemen dost olmuştuk. O sıra, Muzaffer Erdost Ulus gazetesinin basımevi müdürüydü. Ahmed Arif de Medeniyet gazetesinde çalışıyordu. Haftanın üç-dört günü beraberdik. Daha doğrusu üç-dört gecesi. Ben, geceye doğru, saat 11-12 sıralarında Ulus gazetesine giderdim. O ara, kendi gazetesini erkenden bağlamış bulunan Ahmed Arif de oraya gelmiş olurdu. Muzaffer'in odasında oturur, sabaha kadar konuşurduk. Nelerden konuşurduk? Her şeyden. Sabahleyin, yürüye yürüye Kızılay'a kadar gidilir, orada ayrılınırdı. Yaz, kış, hep böyle. Bu sıkı ilişki birbirimizi iyice tanımamıza yardım etti. Her şairin konuşma tarzıyla (hattâ yüzüyle) şiiri arasında bir yakınlık, bir benzerlik vardır muhakkak; ama konuşmasıyla şiiri arasında bu kadar bir özdeşlik bulunan bir şaire ilk kez Ahmed Arif’te raslıyordum. Onun şiiri, konuşmasından alınmış herhangi bir parça gibidir; konuşması ise, şiirin her yöne doğru bir devamı gibi. Bir bakıma «Oral» (ağza ilişkin) bir şiirdir onunki. Bizde oral şiirin tuhaf bir kaderi vardır: bu şiirde, genellikle, ya kuru bir söylevciliğe düşülür, ya da harcıâlem duyguların tekdüze evrenine. Daha doğrusu, nedense şimdiye kadar genellikle böyle olmuştur. Bu, sözün yakışığı uğruna, şiirin elden çıkarılması, harcanmasıdır. Ahmed Arif’in şiirinde böyle bir sakınca yok. Hiç bir zaman söyleve düşmez. Bir duygu sağnağı, imgeler halinde, sıra sıra mısralar kurar. Ana düşünce, dipte, her zaman belirli, ama sakin durur; çoğalır, büyür belki, ama kalın bir damar halinde hep dipte durur. Ahmed Arif, kendi şiirine en uygun yapıyı ve mısra düzenini bulmuş bir şairdir. Anlatımıyla, şiirin özü arasında özdeşlik vardır. Türkçe destan türünün en ilginç deneylerini yapmıştır. En ilginç çıkışını desek daha yerinde olacak Bir yalçınlığı koyuyor şiirine Ahmed Arif, bir graniti. O yalçınlıktan, birden, sınır köylerine iniyor; «tavukları birbirine karışan» insanları anlatıyor. Bu birdenbirelik onu kekre diyebileceğimiz bir lirizme ulaştırıyor. Ya da tersi oluyor. Eksiksiz bir silah koleksiyonunun arasından görüşmecisinin yolladığı taze soğan demetini görüyorsunuz. Ahmed Arif, Doğu Anadolu'nun, sınır boylarının yersel görüntüleri içinde oraların türkülerini kalkındırıyor, bütün Anadolu türkülerine ulaştırıyor onları, büyütüyor, besliyor; ama boğulmuyor onların arasında. Doğu Anadolu insanının müthiş malzemesini korkusuz bir lirizm içinde önümüze yığıyor. Sonra bütün Anadolu insanına doğru yayıyor onu. Pir Sultan Abdal'ı, Urfa'lı Nazif'i, Köroğlu'na, Bedrettin'e götürüyor. Büyük bir sevgiye, bir umuda çağırıyor Anadolu insanını; gözlerinden öperek, çıldırasıya severek. Evet, halk türkülerinden yararlanıyor Ahmed Arif. Yalnız, halk kaynağının, edebiyat için, şiir için, türkülerden öte daha bir sürü olanak taşıdığını, hatta öbür halk kaynakları içinde türkülerin o kadar da büyük bir ağırlık taşımadığını iyi biliyor. Bu yanıyla halk kaynağına eğildiklerini sanan başka şairlerden ayrılıyor. Onlar gibi sadece türkülere yaslanmıyor. Özellikle destan türü için vazgeçilmez olan tavrı tâ temelden takınıyor. Çalışmalarını ona göre yapıyor.

Ahmed Arif kendi şiirine en uygun yapıyı ve mısra düzenini getirmiştir, dedik. Bir de, Paul Eluard için söylenmiş bir sözün onun şiirine de uyduğunu söyleyelim: Paul Eluard’ın şiiri imgenin tutsağı değildir; gerçeküstücü döneminde de, ondan sonraki dönemde de, şiirin temelinde yatan ana öğe, mısraların kısalığı, kuruluş tarzı ve bunların birbirleriyle bağlama biçimi sayesinde ipuçlarını hiç bir zaman saklamamıştır. Ahmed Arif’te de öyle. İmge, çıplaklığın çarpıcılığını taşır; düşünce, vurucu özelliğini ilk anda kullanır. «Hasretinden Prangalar Eskittim»de bunun birçok örneğini görüyoruz. Sonra imge onda sınırlı bir öğe değil. Bir bakıma şiirin kendisi, bütünü. Öyle ki bütünüyle vardır onun şiiri. Kelimeler ilişkin oldukları kavramları aşan ve daha geniş durumları kavrayan bir nitelik gösteriyor. Şiirin bütünü içinde kullanılmış bazı düz sözler inanılmaz bir çarpıcılık, bir imge yeteneği kazanmaktadır Ahmed Arif’te. Öte yandan, şiirin içinde birer ikişer kelimelik mısralar halinde akan bu sözler biçim yönünden de önem kazanmaktadır. Öyle ki, kendiliğinden doğan ve yalnız Ahmed Arif’e özgü gizli bir aruz gibi bu sözlerden bütün şiire bir müzik yayılmakta, ya da bütün şiir çekidüzenini onlarda bulmaktadır.

Sözgelimi, Otuzüç Kurşun'da:

Yakışıklı
Hafif
İyi süvari

mısralarının;

yine aynı şiirde:

ve karaca sürüsü 
Keklik takımı...

mısralarının böyle bir işlevi vardır.

Bu, Mayakovski'nin ritm elde etmek için yaptığı biçim çalışmalarını akla getiriyorsa da, aslında bu noktada iki şairin tutumlarını birbirine karıştırmamak gerekir. Mayakovski için, ritm, bir yerde, her şeydir; «şiirin temel gücünü» ritmde bulur o; bir endüstriye benzettiği şiir için ritm manyetik gücü ya da elektriklenmeyi temsil eder. Ahmed Arif için ise ritm sadece bir olanak olarak önemlidir. Ama aralarındaki asıl ayrım surda sanırım: Mayakovski'de ritm, bir bakıma, şiirin dışında bir yerdedir, anonim bir tekniktir. Bunun için sık sık düşey ya da yatay ses benzerliklerine, bağdaşımlarına başvurur. Daha özetlersek: Mayakovski ritmi ses'te aramaktadır. Ahmed Arif ise söz'de arar. Bunun için onun şiiri bir noktada «oral» niteliğini bırakır, çok ötelere gider. Bu yanıyla çağdaş şiirin en yeni yönsemelerine karışır. Özellikle imge konusunda yaptığı sıçrama onu bugünkü şiiri hazırlayanlardan biri yapmıştır. Zaten birçok şairin onun etkisinden geçmesi de bunu gösteriyor. Sadece bu bakımdan bile «Hasretinden Prangalar Eskittim», geç kalmış bir kitap değildir. Bir de şu bakımdan geç kalmış bir yapıt değildir «Hasretinden Prangalar Eskittim»: Yaşsız bir şiirdir Ahmed Arif’in şiiri. Günün değil, çağın değil, çağların «aktüalite»siyle doludur. «Künyesi çizileli» kimbilir kaç yıldız uçmuştur. Dirsek teması içinde bulunduğu köylülerin, yürüyerek gezdiği kasabaların arasından tarihi kalın çizgilerle görmeyi sever. Tarihi ve uygarlığı. Yalnız, «Diyarbekir Kalesinden Notlar ve Adiloş Bebenin Ninnisi»nde daha güncül bir tavrı var.Otuzüç Kurşun'da da biraz öyle. Bir yerde tarihten önce yaşamış bir ozan konuşuyor sanırsınız, başka bir yerde en genç kuşağın bir verimi karşısında gibisinizdir. Bu bakımdan elli yıl sonra da yayımlansaydı aynı ilgiyi görecek, sevilecekti bence.

Hollanda'ya gittiğimde orada Van Gogh'un sarılarının kaynağını bulmuş ve daha çok sevmeye başlamıştım. Van Gogh'un resimlerindeki sarıları. Çünkü Hollanda’daki coğrafya’nın yeryüzü şekillerinin, bitkisel örtünün sarıları Van Gogh'u içimde somutlamış ve bir yere oturtmuştu. Onun çalışmasını gözümde daha da büyütmüştü. Doğal verilerle yaratıcı çalışma arasındaki böyle bir ilişki sanat yapıtının değerini artırıyor. Sanat yapıtı gerçeğin asalağı olmamalıdır, ama bütün bütüne de ondan kopmamalıdır, ondan kopmayışın kanıtlarını taşımalıdır.

Aynı şekilde, Erzurum toprağını gördükten, Doğu Anadolu'daki yeryüzü şekillerini, iyice dolaşıp, içime sindirdikten sonra, Aşık Veysel'in sesine daha çok tutuldum. Van Gogh'un sarıları Hollanda toprağının baskın renklerini taşıyor, bir yerde onlara katkıda bulunuyordu, onların arasında açılmış çılgın, sanrılı çiçekler gibiydi. Aşık Veysel’in sesinde de Doğu Anadolu toprağının rengi, kıvamı, taşıl niteliği, köy evlerinin içinden geçen arklar, yüzükoyun yatarak su içen delikanlılar, genç kızlar vardı. Ahmed Arif’in şiirinde de, şiirini yaparken kullandığı araçlarda da, anlattığı yerlerin, yapıtına koyduğu hayatın çok tutarlı bir bileşkesini görüyorum. Özellikle destan timinde bunun nice önemli olduğunu anlıyorum Ahmed Arifi okurken.
Cesareti söylüyor Ahmed Arif. Yiğitliği.
Bir pınar gibi, bir yeraltı suyu gibi, bir tipi gibi.

«Dostuna yarasını gösterir gibi».

Yücelerde yıllanmış katar katar karın içinde yürüyor yalnayak ve ayakları yanarak.



Papirüs — Ocak 1969

İnternet alıntısı: www.siir.gen.tr


11 Haziran 2014 Çarşamba

birbirine selam veren dizeler

"...siz kimsiniz? kimsiniz?
derviş gibi nerden gelip böyle nereye gittiniz"


 attila ilhan - barakmuslu mezarlığı

"bizdik hey gidi bizdik biz gidi bizdik neye dokunduysak
doğdu o şeylerin ortadan kalkma ihtimali
sarktı berelendi döküldü neye dokunduysak
canımıza santigrat nevinden kıymet biçmeye kalktığımızda
memeler sarkık kalçalar bereli dudaklar dökülgendi
rengi attı çağları dönemlere ayırmak için
elimize tutuşturdukları edevatın
arkadaşlarıma söyledim
soluyor solduruyoruz" 


ismet özel - savaş bitti

12 Mayıs 2014 Pazartesi

Eşyanın Direnişi

“Nesnelerin yaşamı onu ürkütüyordu, sağlamlık­ları şaşkınlığa boğuyordu, bunca tasasız nesnenin ortasında kendini tehdit edilmiş hissediyordu, ama niye? Bu nesneler de sırası geldiğinde ona tanıklık edeceklerdir, onlar da az çok onun doğasının parçasıdırlar, Sayın Anne onları insanileştirdi, onları ye­terince uzun süre koruyacağımızı düşünüyorum.” (Post Mortem/Albert Caraco)


“Eşya insana inatçı bir direniş gösterdiği zaman hep birlikte üstüme çullanıyorlar: Delice bir şey yap! diye bağırıyorlar vızıltılı seslerle. Eşya sana karşı mı geliyor, kır onu! Sana boyun eğmeyen otlara vur tekmeyi! Her şeyi parçala. (Kafanın huzuru için yap bunu, kafanın huzuru için yap bunu.” (Tehlikeli Oyunlar/Oğuz Atay)

9 Mayıs 2014 Cuma

kum tanesi içine yerleşebilen/ibnüssefil cevher kara


dağıtılmış bir ömrün
umur umur umursa 

ele düşen zerresini
cam, bir kırlangıç olabilir alnı eşeleyen

8 Nisan 2014 Salı

HİKMET-I-II-III-IV-V-VI

HİKMET IV (Heyecanla): İnsan korktuğu halde yaşıyor. Bir şeyler yapmak istediği için, korkunun görgesinde kendini oradan oraya vuruyor. Çok acıklı durumlara düşüyor insan, dostlarım! Hikmet II de, başına gelecekleri sezdiği halde, yaşadığını görmek ve göstermek amacıyla evlendi işte; büyük korkular ve olumsuzluklar içinde çırpınan Hikmet I'i gördükten sonra bu karara vardı. Hikmet I'e hiç benzememek için ve herkese benzemek için evlendi. Bütün Hikmet I'i içinden söküp atamadığı halde, terzinin siyah elbisesini getirmesini heyecanla bekledi. HİKMET I: Yapamayacaksın, olmayacak. Terleyeceksin, 'teşekkür ederim' yerine 'bir şey değil" diyeceksin. Gel, kendini büsbütün rezil etme; insanlığın sana bağladığı ümitleri boşa çıkarma canım kardeşim. Kısa sürecek tesellilere kapılma. Hikmetleri, sonu belirsiz yollara sürükleme. HİKMET IV: Bu yakarışları Hikmet II duymuyordu; bir kadının yumuşaklığına ve senkimsegibideğilsinciliğine ihtiyacı vardı. İyi romanların okuyucusu olmaktansa, kötü romanların kahramanı olmak istiyordu. Bütün ümidini buna bağlamıştı. HİKMET II: Çok zayıflamıştım. Yüzüm ortaya çıksın diye uzun saçlarımı kestirmiştim. Bütün davetiyeleri hazırlamıştık. 'Biz' diye bir şey ortaya çıkmıştı. HİKMET IV: Ev ev dolaştınlmıştı. Bir oyun hayvanı gibi herkese teşhir edilmişti. Uzun süre dağlarda gizlenen eşkiyanın, düze indirildikten sonraki acıklı durumuna düşmüştü. HİKMET II Bir tanıdığın arabasını rica ederek nikâh dairesine taksiyle gelmekten kurtulmuştum. Hali vakti yerinde bir insan gibi evlenecektim. Binanın kapısına ulaştığım zaman kendimden geçmiştim. HİKMET IV: Ondan sonrasını, hakim bey, hatırlamıyordu. Salon kalabalık mıydı? Herhalde kalabalıktı. Resimlerini de çekmişlerdi; çünkü, gözleri kamaşmıştı. Uzunlu kısalı, kadınlı erkekli bir takım canlılar önünden geçmişti. HİKMET I Ah ne olurdu her şeyi tamam hatırlasaydı! İnsanın ilk evliliği bir kere olurdu. Kimler gelmişti? Defteri nasıl imzalamıştı? Bu kadar heyecanlanacak ne vardı? Sonunda sadece hatıralar kalmayacak mıydı? Yoksa her şey unutulacak mıydı? Öyleyse bu işkencelere katlanmanın ne gereği vardı? Ah ah ah ahtı. HİKMET IV: Arabanın çiçeklerle süslenmemiş olması olumlu bir davranıştı. Çiçekler arasında babasıyla, sahte annesiyle - evet gerçek annesi gerçekten ölmüştü - kaympederiyle ve kaynanasıyla çektirilen resimden kaçınılmazdı. Peki, öksüz Sevgi'nin babasıyla annesi de nereden çıkmıştı? Efendim şöyle olmuştu: Süleyman Turgut Bey, son günlerinde gizlice evlenmişti. Peki, kadın sonra ne olmuştu? Süleyman Bey ölürken neredeydi? Efendim, bu durum da şöyle olmuştu: Süleyman Turgut Bey bu kadına bir iki parça arsasını filan bağışlamıştı; fakat, ben öldükten sonra ortada görünmeyeceksin, miras hakkından vazgeçeceksin demişti. Kadın da razı olmuştu: Arsaları satan kadın umduğu parayı elde edemeyince Sevgi'nin başına musallat olmuştu. Yani küçük çapta bir rezalet mi çıkmıştı? Evet çıkmıştı. Peki sahte kayınpeder nereden çıkmıştı? Efendim kadın sonradan evlenemez miydi? Mesele bu kadar basitti. Peki neden bunlar Sevgilerin Hikmetlerin başına gelmişti? Neden birçok insan böyle can sıkıcı durumlara düşmüyordu? Efendim işte yalnız bunun izahı basit değildi. HİKMET I Canım herhalde çiçekler de arabaya yerleştirilmişti, bazılarına da bahşiş verilmişti. Canım nasıl olur da bunları hatırlamazsın Hikmet II'ciğim? Hiç olmazsa başkalarından duyduklarına dayanarak hatırlamış gibi yapamaz mısın? HİKMET II: Ne yaptığımı bilmiyordum. Evlendiğimi biliyordum. Resim çektirmiş olduğumu bile unutmuştum sonradan. Fakat bir takım resimler olduğunu ve bunları Sevgi'yle birlikte seyrettiğimizi hatırlıyorum. Şimdi Hikmet IV'ün evinde böyle resimler bulunmadığına göre, bu hususta da yanılmış olabilirim. HİKMET IV: Hikmet V'ten bahsetmeye kimsenin hakkı yoktur. O alçak bir şehvet düşkünüdür, sapıktır. Bilge'yi mahvetmiştir. İnsanlara 4 km uzaktan ikinci dereceden bilinmeyen kuvvetlerle işkence etmekten hoşlanmıştır. Bilge'ye böyle işkenceler yapmıştır. Sevgi'yle evliyken Bilge'nin bacaklarına bakmıştır. Bilge'yle dolaşırken sokakta gördüğü kızların bacaklarına içi gitmiştir. Kiminle birlikte olmuşsa, ötekinin bacaklarına bakmıştır. Fransa Büyük İhtilaline de ihanet etmiştir. Dilencilerden ve delilerden nefret etmiştir. Şimdi belasını bulmuştur. Şimdi ben hükümdarım. Bütün Hikmetler öldü, yaşasın Hikmet VI! HİKMET III: Susturun şu deliyi. Bütün Hikmetleri birbirine düşürecek. HİKMET VI: Yalan! Hepiniz bir olup beni küçümsediniz, bütün suçlarınızı benim üstüme attınız. İşkencelerden beni sorumlu tuttunuz. Beni serbest bırakın, sayın başhekim. Bu sapıkları yakalayın! Sorarım size! Beni heyecanlandırmayın. Ne soracağımı unuttum işte. Evet, Bilge'ye geçmiş günlerin acısını ben mi çektirdim? İçinde yaşayamayacağım; bir gecekonduya ben mi girdim? Korkularınızdan ben mi sorumluyum. Bana baskı yaptınız, benden utandınız. Beni kimsenin önüne, insan içine çıkarmadınız. Ha - ha. Fakat hepinizi gömdüm sonunda işte. Ha - ha. Gerçekten ha -ha. Sizin hiciv dolu, öldürücü, sahte ha - halannız gibi değil, bütün dehşet vericiliğiyle ha-ha işte. Kara bir güneş gibi tepenize doğan ha - ha. Artık kimseyi dinlemiyorum, başıma buyruk oldum. Evlenmeseydiniz efendim, Bilge'ye aşık olmasaydınız, gecekondu hayalleri ve albay masalları kurmasaydınız, yaşamasaydmız. Yaşamak, yaşlanmak demektir, ölmek demektir. Ben ebedi gençliğin sırrını buldum; artık hep genç kalacağım ben, ha - ha. Damarlarımdaki kanın verdiği hızla büyük girişimleri başaracağım, Fransa İhtilâli Büyük yapacağım. Bütün mesele kelimelerse, kelimelerle istediğim gibi oynayacağım. Kelimelerle yeni bir akıl kuracağım. (Sahnenin bir köşesi aydınlanır. Marat, Danton ve Jan Jacques Rousseau görünür.) (Marat, Hikmet Vl'nın yanına yaklaşır.) MARAT (Çekinerek): Affedersiniz, Fransa ihtilaline nereden gidilir? HİKMET: Benim aklımdan geçilerek. Yürüyün çocuklar! Önümüzde dokunulmamış bir ülke var. Büyük bir ülke var çocuklar. Herkes çıldırdı çocuklar. Gelin, onlara doğru yolu gösterelim. İhtilalimizi yapalım. Sonra büyük emelimizi gerçekleştirir, ülkece İsviçre'ye tedaviye gideriz. Göller bölgesine yerleşiriz. Gölün kenarında kıpırdamadan, ama hiç kıpırdamadan yatarız. Güneşin batışını seyrederiz. Kimsenin düzenini bozmayız ki bizi oradan atmasınlar. Buna çok dikkat etmeli çocuklar. Yoksa bizi de, halka yaptıkları gibi, demir parmaklıklı binaların gerisinde korurlar. Yaramazlık yapmazsak çocuklar, şehir meydanında dolaşmamıza ve saat kulesini seyretmemize ve daha birçok şeye izin verirler. Burjuva çocuklarına yaptıkları gibi bize para gönderirler. Çünkü o zaman çok paramız olacak çocuklar. Her ihtilalcinin birkaç kuruşu olur. Biz de bu parayla, yediği darbelerden içine çökmüş kafataslarımızı onarmaya çalışırız. Bakarsınız çöküntüler zamanla kaybolur, bir lastik topun çukurları nasıl kendiliğinden düzelirse, biz de öyle düzeliriz. Bir lastik top gibi, çocuklar. Lastik canım, bildiğimiz lastik çocuklar: Yumuş ak, kivrımsız... Yoruldum albayım, yoruldum yoruldum.

5 Nisan 2014 Cumartesi

Al Eyvanda Han Kalmadı/Türkü


Al eyvanda han kalmadı
Beylikte sultan kalmadı
Sende bende hal kalmadı


Oy oy oy yandım elinden
Tutaydım saraydım ince belinden


Al eyvanın han yokuşu
Söküldü mestin dikişi
Ömre bedel bir gülüşü


Al eyvanda hal işlerim
Hançerimi gümüşlerim
Hem severim hem düşlerim